Melih Can Şenol

Melih Can Şenol

Yüce, Komik ve Güzel

Sanata ilişkin konuşurken genellikle onu ‘güzel’ ile ilişkilendiririz. Örneğin izlediğimiz bir filme, okuduğumuz kitaba veya baktığımız bir tabloya ‘güzel’ deriz. Ancak burada bir sorun var. Her sanat eseri zannedildiği gibi ‘güzel’ olana yönelmez. Bazı filmler, tablolar veya şiirler bizde bir yücelik duygusu uyandırırken bazısı güldürür. Bazıları ise derin bir hüzün duygusu uyandırır. Yani sanatın estetik biçimleri farklı maskelerle çıkar karşımıza.

Söz gelimi bir esere “güzel değil ama görkemli” ya da bir insana “güzel değil ama hoş bir çehresi var” gibi yaklaşımlar gösteririz. Bu küçük ayrımlar bile, güzelliğin sanki diğer estetik değerlerin üstünde konumlandığını gösterir. Sanki güzellik, bütün sanat eserlerinin ulaşması gereken yüce bir ideal gibi…İşte aslında işin zevkli yanı burada yatar. ‘Güzel’ dediğimiz şey kendine içkin olarak yüceyi, komiği ve diğer estetik biçimleri barındırır. Yani sanılanın aksine ‘güzel’ kendi başına katışıksız bir biçim değildir. Ona içkin olan ‘yüce’ karşısında edilgenliğimizi hissederiz. Komik ise yücenin tam tersidir. Yani komik olan, nesneyi küçültür, bizi yüceltir. Klasik anlamda gülmenin koşulu budur. Çünkü ideallik algısındaki özne kendisini ‘gülünç’ durumda bulmak istemez.

İşte bu iki kutup arasında gidip gelerek güzeli buluruz. Yüceyle karşılaşırız, sonra komiğe kayarız; sonra yeniden yüceye. Bu gelgitler sanatın en verimli anlarını doğurur. Büyük eserler, bu kararsızlığın tam ortasında ortaya çıkar. Çünkü güzellik dediğimiz şey, tek bir yüzüyle değil, bu salınımın tamamıyla var olur.

Yazının Devamı

R.G. Collingwood ve sıradan doğasında sanat

Yaşamın içindeki hangi eyleme bakarsak bakalım, işin içinde bir düşünce, bir uygulama ve bir duygu boyutu vardır. Zihin önce fark eder, sonra harekete geçer, ardından bu hareketini hazla ya da acıyla, arzu ya da nefretle renklendirir. Peki sanat nerede duruyor?

Sanat, işte bu üç boyutu aynı anda içinde barındırıyor. Bir yanıyla kuramsal: Çünkü sanatın da üzerinde düşündüğü bir nesnesi var. Ama bu nesne, dinin Tanrısı değil, bilimin yasaları değil, tarihin olguları ya da felsefenin saf hakikati de değil. Sanatın nesnesi, kendine has bir şey. Ona baktığınızda ne olduğunu bir çırpıda tanımlayamazsınız, ama orada durur ve sizi düşündürür.

Diğer yanıyla sanat, uygulamaya dönük bir uğraş. Sanatçı yalnızca düşünmekle kalmaz; kendini ve dünyasını belli bir hale getirmek ister. Buradaki ideal, ne bir çıkar hesabıdır ne de yerine getirilen bir görev. Sanat, ne faydacıdır ne de ahlakçı. Onu değerli kılan şey, insanın dünyasına başka türlü dokunma çabasıdır.

Yazının Devamı

Kentsel dönüşümde alternatifsiz değiliz

Türkiye, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kadar bir deprem ülkesi. Yıllar içinde; Erzincan, Kütahya, Kocaeli, Düzce, Van, Kahramanmaraş, Hatay ve son olarak Balıkesir’de meydana gelen depremler coğrafyamızın kadim gerçeğini yüksek sesle dile getiriyor.

Yaşanan bu yıkıcı depremler beraberinde büyük acılar getirdi. Fakat biliyoruz ki depremin kendisi değil çürük binalar bu acıyı getiriyor. Deprem, yaşadığımız dünyanın doğal bir olgusuyken; çürük yapılar yapmak bir ahlâk sorunudur. Fakat maalesef yaşanan ihmallerin sorumlularını daha ahlâklı birer insan olmalarını bekleyemeyiz. O halde bize güçlü bir irade, somut adımlar ve pratik çözümler gerekiyor.

Bu konuda özellikle 1999 Gölcük depremi Türkiye için bir milat sayılır. 1999 depreminden önceki anlayış daha çok depremden önce yapılacaklara değil depremden sonrasına yönelikti. Fakat bu depremin ardından Türkiye’de afet yönetimi, kentsel dönüşüm, deprem dirençli kentler gibi konular ön plana çıktı. Ancak gereken kararlılığın gösterilmediğini birçok kez yaşayarak görmek zorunda kaldık. En yakın örnek olarak, Kahramanmaraş ve Hatay depremlerinde yana devrilen ve katların birbirinin üzerine çöktüğü yapıları gördük. Yaşanan depremlerin getirdiği acılar telafi edilemez ancak yeni acılar önlenebilir.

Yazının Devamı

Keşke Kocaeli’de de deniz olsaydı

Kocaeli, tüm elemanlarıyla bir kara kenti görünümü sergiliyor. Kara ulaşımının alternatifsiz oluşu, kent merkezlerinin kıyıya olan mesafesi ve kıyıya ulaşmak için tasarlanmamış olan ulaşım ağıyla bir kıyı kenti olmaktan çok uzak. Oysa bir yerde denizin varlığı başlı başına bir zenginlik kaynağıdır. Kocaeli bu zenginlikten yalnızca ticari olarak faydalanmış ve böyle de devam ediyor. Karamürsel hariç tüm ilçelerde kıyı, sanayi kuruluşlarına tahsis edilmiş gibi görünüyor. Yani denizin sosyal ve kültürel zenginliklerinden bir iz yok. Kocaeli’de yaşayan insanlar için deniz, yalnızca uzaktan bakıp ‘Ne kadar güzel bir manzara’ denilen uzak bir görüntüden ibaret. Deniz, her gün yalnızca yanından geçip gittiğiniz bir şey olduğunda beton bir duvardan farkı kalmıyor. Bu durumda da sanki deniz, kentin kıyısında itilmiş gibi bir görüntü çıkıyor ortaya.

Deniz gibi büyük bir zenginliğin kente katılmaması için hiçbir sebep yok. Öncelikle yapılması gereken şey; Kocaeli’nin tüm elemanlarıyla bir kıyı kenti olarak resmedilmesidir.

KOCAELİ NEDEN BİR KIYI KENTİ DEĞİL?

Yazının Devamı

Bir portre denemesi: Nietzsche

Friedrich Nietzsche, felsefesi ve yaşamı arasındaki sıkı ilişkisiyle, felsefe tarihinde eşine az rastlanır bir düşünürdür. Hayata ve insana ilişkin geliştirdiği düşünceleri kadar yaşamı da oldukça çarpıcıdır. Felsefesinin temelinde bulunan “kaotik düzen”, yaşamında da kendisini gösterir. Hristiyan bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Nietzsche, en ateşli Hristiyanlık karşıtı düşünceleri geliştirir. Hiçbir şehirle, hiçbir insanla kökten bağlar kurmaz. “Tek bir insan bile yaklaşmaya ve bu yazgının iç bölgelerine girmeye cesaret edemez, her zaman tek başına konuşur, tek başına savaşır, tek başına acı çeker Nietzsche. Hiç kimseye seslenmez, hiç kimse de cevap vermez. Ve daha korkuncu: Kimse onu duymaz.” (Zweig(2018), Kendileriyle Savaşanlar, Hölderlin, Kleist, Nietzsche, S. 253) Gezgin bir düşünürdür o. Bir göçebe gibi Avrupa şehirlerinde gezinir durmadan. Bedeninde de taşır bu kaosu, “acı çeken bedenin çığlıkları sayılamayacak kadar çoktur. Bedensel sıkıntıların sayısı yüzleri bulur ve bütün bunların altında şu korkunç çizgi vardır: “Hayatımın her döneminde muazzam bir acı hep benimleydi.”

Düşüncenin bu yalnız ve ateşli sesi, öylesine kuvvetlidir ki, yankısı hala duyulmaktadır. Bıraktığı felsefi miras, kendi patikalarını oluşturmuş ve pek çok düşünürü etkilemiştir. Düşüncelerini sabit bir çizgiye yerleştirmeden ve dilsel tutarlılığı gözetmeden ifade etmesi, anlaşılmasının önünde bir engel gibi dursa da, onun kaotik ve dinamik düşünceleriyle örtüşmektedir. Sistemliliğin tam karşısında yer alır. Öyle ki Nietzsche Putların Alacakaranlığı adlı eserinde sistem istemini, “dürüstlük yokluğu” olarak tanımlar (Putların Alacakaranlığında, s. 7). Stefan Zweig’ın, Immanuel Kant için, “bilgiyle nikâhlı karısıyla yaşar gibi yaşamıştır” şeklindeki ifadeleri, geleneksel felsefenin bir özeti gibidir. Nietzsche ise düşüncesiyle böylesi bağlar kurmaktan uzaktır. Nietzsche, “hiçbir zaman bilgiyi sürekli üzerinde taşımaz ve ant içerek onunla evlenmez, onu kendi “öğretisinin” “sistemi” haline getirmez.” Çünkü Nietzsche’ye göre, sonuna kadar bilme yoktur ve gerçek kimsenin mülkü olamaz.

Nietzsche, sürekli devinimi ve değişimi vurgular. Durağanlığı, ölüm ile eş tutar. Böylesi bir yaşam kavrayışıyla neşenin ve sevincin, Dionysosçu bir şenliğin önemini vurgular.

Yazının Devamı

Yalnızca yaşayanlar haklıdır

Hiç soru sormamış, bir kere olsun “Hayır!” dememiş, hiçbir güne kendisi için uyanmamış, içten ve açık sevgilere uzanmamış elleri, sevip yanılmamış hiç —Hiç yanılmamak: Ne büyük bir talihsizlik. Bu yüzden yaşayanlara duyduğu öfke. Açıklanamaz bulduğu ve zihninin içinde irine bulanmış, iyileşme imkânını yitirmiş olan hayvan sürekli tekrarlıyor:

—Her şey için çok geç.

Hıncın kurtlanmış kelimeleri bunlar. Toplumsal iyilerin peşinde tüketilen ömrün ortalama bir yaşlısı hemen hemen böyle birisi. Böylesi yaşlanmak değil, yaşarken çürümek bu. Hastalık gerçek ve iyileşmek olası değil.

Yazının Devamı

Bay Turner: Işık ve renkler

Mike Leigh tarafından çekilen 2014 yapımı Mr. Turner (Bay Turner) filmi 19. yüzyılın ünlü İngiliz ressamı Joseph Mallord William Turner’in hayatının son 25 yılına odaklanıyor. Yönetmen Leigh, “Büyük bir sanatçı: Radikal, devrimci bir ressam” olarak tanımladığı Turner’ın filmini çekme sebebini “Bu ölümlü ve kusurlu kişi ile destansı eserinde dünyayı damıtmadaki ruhani yolu arasındaki gerilimi inceleyen bir film için bir alan olduğunu hissettim” şeklinde açıklıyor.

Bu filmi sanırım üç dört kere izledim. Her izlediğimde farklı biçimlerde bir hayranlık uyandırdı bende. Bir sanatçının onu herkesten ayıran duyarlığı, tutkusu ve bencilliği dantel işler gibi işlenmiş hikâyede.

Henüz filmin başlangıç sahnesinde iki köylü kadının asla dönüp bakmadığı ‘sıradan’ bir gün batımına dikkatle eğilen ressam, sıradanlığın büyüleyici gücünü sezdiriyor.

Yazının Devamı

“Onu öldürdük, ben ve sizler!”

“Onu öldürdük — ben ve sizler! Hepimiz onun katiliyiz.” Nietzsche’nin bu ifadeleri, insanın inanç dünyasının ve buna bağlı gelişen değerlerin yitirilişinin çarpıcı bir ifadesidir. Nietzsche’ye göre insan hayatının biricikliği, insanın kendi yarattığı değerlerle ilgilidir. Yüzyıllar boyunca insan yaşamını yöneten-yönlendiren değerlerin temeli olan Tanrı artık ölmüştür. Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” ifadesi, artık elzem veya inanılır olmaktan uzaklaşmış bir tanrıya yapılan zoraki ibadeti anlatır ve daha önemlisi ahlâkın doğal, ilahi veya rasyonel bir temeli olmadığının keşfedilmesini temsil eder. Bu ifade, Nietzsche felsefesinde geleneksel ahlâkın — Avrupa’nın Hristiyan değerlerinin— metafizik dayanağını yitirişinin açık bir ilanıdır.

Nietzsche, Hristiyan değerlerinin yitirilişine yaptığı vurguyla, değerler sorununa dikkat çekmektedir. Nietzsche açısından bu durumun en önemli kısmı, ‘Tanrının ölümü’ değil, onun yitirilmesiyle ardında bıraktığı boşluktur. Nietzsche’ye göre zaten “Tanrı” sözcüğü de bu dünyadaki varoluşu kötüleyen ve öte dünyadaki kurtuluşu olumlayan hiyerarşik bir değerler sistemine gönderme yapar. Yani dikkatini değerler sorununa çevirmektedir.

Nietzsche, Hristiyan değerlerinin egemenliğinin tarihsel süreç içerisinde zaten yitmiş olduğunu belirtir. Batının, hayatı yöneten, bir tanrı ve öte-dünya inancı ile ilişkisinin kopmuş olduğunu ve bundan dolayı bir değerler sorunu içerisinde olduğunu vurgular. Nietzsche’ye göre Batı dünyası Hristiyan değerlerinin hayatı yönlendirme döneminin bitmesiyle oluşan boşluğu görmek konusunda başarısız olmuştur ve bu yönde bir gayret göstermemektedir. Bu durumu Şen Bilim adlı yapıtında kendi metaforik üslubu ile şu şekilde betimlemektedir:

Yazının Devamı

Tarımsal su kullanımı ve acı gerçekler

Yaşanan kuraklık, ülke genelinde etkisini göstermeye devam ediyor. Kocaeli’de olduğu gibi diğer birçok kentte barajların su seviyesi ciddi oranda azalmış durumda. Yıllardır bir şehir efsanesi gibi dilden dile dolaşan küresel iklim değişikliği kuraklıkla birlikte adeta vücut buldu. Kentlerimizi tehdit eden bu sorunla başa çıkmak için spekülasyonlara değil gerçekçi yaklaşımlara ve somut adımlara ihtiyacımız var. Alınacak her türlü önlemin büyük ehemmiyet taşıdığı bu günlerde özellikle tarımsal sulamayla ilgili veriler ciddi atılımlar yapılması gerektiğini gün yüzüne çıkartıyor. Ancak tarımsal su kullanımı verilerine bakmadan önce Türkiye’nin su kaynakları bakımından nasıl bir ülke olduğuna bir göz atalım.

Devlet Su İşleri’nin verilerine göre Türkiye’nin uzun dönem yağış ortalaması (yağmur ve kar) 574 mm. Bu da yılda ortalama 450 milyar metreküp su kütlesi anlamına geliyor. Ancak bu su miktarının tamamının kullanılabilir olduğu anlamına gelmiyor. Hem buharlaşma hem de atmosfere dönen kısım çıkarıldığı zaman “yenilenebilir brüt su potansiyeli” 234 milyar metreküp olarak hesaplanıyor. Ancak bu rakamın da gerek teknik gerekse ekonomik sebeplerle tamamının kullanılması mümkün olmuyor. Tüm bu etkenler göz önünde bulundurulduğunda “tüketilebilecek su potansiyeli” yıllık 112 milyar metreküp olarak hesaplanıyor. Bu miktarın da tarım, içme-kullanma ve sanayi olmak üzere “yararlanılabilir su miktarı” ancak 57 milyar metreküp olarak elimize kalıyor.

Peki bu 57 milyar metreküp yararlanılabilir su miktarı ne anlama geliyor? Su varlığı bakımından ülkeler kişi başına düşen yıllık su miktarı üzerinden derecelendiriliyor. Kişi başına düşen su miktarı yıllık bin metreküpün altına düştüğünde su fakiri, bin ila 2 bin arasında olduğunda su stresi yaşayan, 8 bin ila 10 bin arasında olduğunda ise su zengini ülke olarak tanımlanıyor. Türkiye şu anda kişi başına düşen yıllık bin 500 metreküp su miktarıyla su stresi yaşan ülke konumunda. Kocaeli’de Türkiye ortalaması içerisinde yani su stresi yaşayan bir konumda yer alıyor. Akademik Bakış, Nokta Gazetesi, Kocaeli Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Dr. Özge Can Ataş

Yazının Devamı

Hatıraların yarattığı deprem

17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi’nin üzerinden 26 yıl geçti. Deprem olduğunda ben 4 yaşında bir çocuk olsam da o günlere dair dağınık da olsa doğrudan tanık olduğum şeyler var. Halamın kucağında sarsıntılar eşliğinde evden çıktığımı, karşı komşumuzun bahçesinde geceyi geçirdiğimizi ve aşağıdan, Gölcük’ün merkezinden yukarı doğru yayılan toz bulutunu anımsıyorum.

Bizim evimizde herhangi bir hasar meydana gelmedi. Mahallede ise 3 tane bina yıkıldı. Geceyi geçirdikten sonra, felaket durumlarında kıra, köye dönmek ya da sığınmak alışıldık bir şeydir ve biz de diğer birçok insan gibi öyle yaptık. Köydeki seren ve o sıralar sahibi olduğumuz kamyonet birer eve dönüştürüldü. Bir de köydeki bahçeye kurduğumuz Kızılay’ın verdiği o piramit çadır vardı. İtiraf etmeliyim ki küçük bir çocuk olduğum için o günleri hiç kötü hatırlamıyorum. Aksine, çadırda, kamyonetin kasasında kalmak, köyde olmak benim için oldukça eğlenceli, macera dolu bir şeydi.

Tabi tüm bunlar bir çocuk için geçerli. Yoksa çok fazla kayıp verilmişti. Büyükler kayıpların acısı ve yarının kaygısıyla yüz yüzeydi. Gölcük felaketi en dehşet verici, en derin yerlerine kadar yaşıyordu. Evden birkaç eşya almak için Gölcük’e indiğimizde maske dağıtıldığını ve mahallemizde yıkılan binalardan birinden bir cenazenin çıkarıldığını hatırlıyorum. Küçük bir çocuk olsam da o beyaz maskenin bende yarattığı olağan üstülük duygusunu hâlâ anımsıyorum.

Yazının Devamı

BBP Cumhur İttifakı’nın neresinde? İçerden sorulan güzel sorular

Metehan Küpçü başkanlığındaki Büyük Birlik Partisi Kocaeli, 10 Temmuz Pazar günü BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin de katıldığı İzmit İlçe Kongresiyle Kocaeli’deki kongre sürecini tamamladı. Gerçekleştirilen kongrede ben de salondaydım ve bu doğal olarak BBP’yi daha yakından gözlemleme ve tanıma fırsatı anlamına geliyor. Çünkü kongreler parti teşkilatlarının efor testidir. Burada açıkça ifade etmeliyim ki BBP Kocaeli beklediğimden çok daha güçlü ve organize bir görünüme sahipti. Hem salonu dolduran kalabalık hem de genel olarak organizasyon oldukça diri bir atmosferde gerçekleşti. Burada tabi ki genel başkanın katılımı doğal bir itici güce sahip. Bu apaçık bir gerçek. Ancak göreve yaklaşık 3 ay önce başlayan Metehan Küpçü ve yönetiminin, kısa süre içerisinde kongre maratonunu tamamlaması da bir dinamizm göstergesi. Fakat anlık görünümler değil dinamizmi istikrarlı bir yapıya dönüştürmek gerekir ve bu da güçlü bir kondisyon ister. Bu gereklilik yerine getirildiği takdirde belirli bir başarı sağlanacaktır. Tabi her şey bir ölçek meselesi. Bundan sonra İzmit İlçe Kongresi’nde ortaya konulan güçlü görüntüde, Metehan Küpçü’nün etkisinin ne olduğunu zaman gösterecek.

İzmit İlçe Kongresi’ne katılan BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin konuşmasının merkezinde iktidarın bazı politikalarına yönelik eleştiriler vardı. Hiç kuşkusuz bunların en önemlisi, bir Cumhur İttifakı üyesinin ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine yönelik sert eleştirileriydi. Çünkü sağ muhafazakâr ve milliyetçi siyasi gelenekte bu gibi durumlar çok rastlanan türden şeyler değildir. Daha çok ‘kol kırılır yen içinde kalır’ anlayışı hakimdir. Ancak Destici yaptığı konuşmada ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine karşı ciddi eleştiriler yöneltti.

Destici konuşmasına, Türk tarihinin önemli şahsiyetlerine ve Malazgirt, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı gibi Anadolu’daki Türk varlığının pekiştirildiği savaşlara değinerek başladı. Çünkü hedefinde, 15 Temmuz için reklam panolarına asılan afişlere yazılan ‘MİLLETİN ADI TÜRKİYE’ ifadeleri vardı. Konuşmasındaki tarihsel vurgunun ardından Destici, “Devletimizin adı Türkiye Cumhuriyetidir. Milletimizin adı Türk milletidir. Bayrağımız al bayraktır. Dilimiz Türkçedir. Bu değerlerimiz dokunulmazdır. Dokunan yanar” ifadelerini kullandı. Bu ifadeler doğrudan doğruya ‘Terörsüz Türkiye’ süreciyle birlikte dillendirilmeye başlanan ‘Türkiyelilik’ söylemine bir karşı çıkıştı.

Yazının Devamı

Nietzsche’nin Perspektivizmi

Güç parçalarının ve güç odaklarının dünyası; durağanlıktan uzak sürekli devinen bir dünyadır. Akışın, değişimin tek gerçek olduğu ve süregiden bir güç mücadelesinin alanıdır. Şüphesiz dünyayı değişim dünyası ve şeyler arası mücadele olarak tanımlamak yeni bir düşünce değildir. Düşünce sahnesine daha önce de katılmıştı bu yorumlar. Örneğin, Antik yunan felsefesinde, değişim fikrini düşüncesinin merkezinde konumlandıran Herakleitos; dört unsurun, sevgi ve nefretin mücadelesiyle birleşip ayrışması üzerinden açıklayan Empedokles. Yahut tüm batı felsefesinin dipnot düştüğü Platon’da içinde yaşadığımız dünyayı değişim dünyası olarak görmektedir. Fakat Platon’a göre bu dünya bilgimizin nesnesi olamaz. Bilginin nesnesi olarak, duyulur dünyanın karşısına, idealar dünyasını koyar. Yani Platon için bilgi ideaların bilgisidir ve değişmez niteliktedir. Değişmeyen bilgi anlayışı ise evrensel bilgi anlayışının ilk adımıdır.

Nietzsche, böylesi bir dünya tasavvurunu ve evrensel bilgi anlayışını reddeder. “Nietzsche’ye göre, içinde yaşadığımız bu dünyadan başka bir dünya yoktur. Bu dünyayla yapacağımız bir şey varsa, o halde, onu, başka bir metafizik ve gerçek dünyaya başvurmadan yapmalıyız.” Bu durumda da geleneksel bilgi anlayışı çökmek durumundadır. Çünkü bu dünya değişim dünyasıdır ve düşünce ve inançların evrenselliğini sağlayacak sağlam bir kaide bulunmamaktadır.

Nietzsche, geleneksel felsefenin, görünür-gerçek dünya ayrımını reddeder. “O, bizim bilişsel paradigmamızın, örneğin mantık ve matematik gibi, saygın ve güvenilir ögelerine de saldırır. Bu reddedişler, bize, aslında Nietzsche’nin, her biri de durağan ve değişmeyen bir dünya düzeni varsayan, güvendiğimiz ve saygı duyduğumuz tüm bilişsel araçlarımızı, kategorilerimizi ve doğruluk kavramımızı reddettiğini gösterir.” Reddedilenler geleneksel bilgi anlayış paradigmalarını işlevsiz hale getirir.

Yazının Devamı

Gerçeği hatırlatmak

Türkiye’de yaşanan olaylara bakınca, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleketin merdiven altı bir tesiste kıyma haline getirildiğini düşünüyorum. Çok mu abartılı? Üniversite sınav sorularının çalınması, Ankara’nın ‘parsel parsel’ satılması, Fetullahçı Terör Örgütü’nün ‘her istediğini alması’, ‘Nas’ politikası ve sonuçları, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından denetlenen fakat her nasılsa bakanlığın tanımadığı Grand Kartal Otel’de çıkan yangın ve 36’sı çocuk 78 kişinin hayatını kaybetmesi ve son günlerin bombası: Sahte diploma skandalı. Çok ama çok daha fazlası var. Ama bunlar yetmez mi? Artar bile...

Bir sabah ülke gündemine sahte üniversite diplomalı doçentler ve profesörler yerleşti. -Zaten artık başka türlü afyonumuz patlamıyor- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameye göre, üst düzey kamu kurumu yöneticilerinin elektronik imzası kopyalanarak birçok kişiye sahte diploma ve belge düzenlenmiş. Böylesine büyük bir girişim tüm aşamaları sorunsuz bir şekilde geçmeyi başarmış. Gerçekten takdir edilesi bir iş(!) Anlaşılan, devletin gören gözü kör, işiten kulakları sağır...

Böyle bir işin yalnızca bir çete ve müşterileri arasında gelişmiş olması gerçek olmaktan çok uzak. En azından kamu kurumları içerisindeki üst düzey bazı yöneticilerin dahli olmadan bu süreçler gerçekleşemez. Yani karşımızda oldukça organize bir yapı var demektir. Çünkü bu sahte diplomaları alan kişiler yalnızca diplomalarını almakla kalmamış bir de üniversite içinde yükselerek doçent ve profesör olmuşlar. Bu organize hareketin bir lobisinin olmadığını düşünmek için ya aptal ya da art niyetli olmanız gerekiyor. Yani güç savaşları her ölçekte hiç durmadan devam ediyor.

Yazının Devamı

Kuraklık gündem değil gerçek

Son dönemlerde Kocaeli’nin gündemini kuraklık problemi oluşturuyor. Mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava sıcaklıkları, aylardır yeterli miktarda yağış düşmemesi ve su kaynaklarında gözlemlenen dramatik düzeydeki azalma doğal olarak diğer tüm sorunları gölgede bırakıyor. Çünkü varlığımızın teminatı olan doğa, uygarlık illüzyonumuzu bir çırpıda dağıtıyor. Tüm ‘ilerleme’ fikirlerimizi görmezden gelerek ‘patronun’ kim olduğunu yüzümüze çarpıyor. Ben bir bakıma bu durumdan memnuniyet duyuyorum. Çünkü ayaklarımızı zemine indiriyor ve gerçek sorunları gün yüzüne çıkartıyor. Şu anda da gerçek sorunumuz; su kıtlığı yani kuraklık.

Kocaeli’de kuraklık emareleri görüldüğünden beri İSU Genel Müdürlüğü vatandaşlara, suyun tasarruflu kullanılması gerektiği yönünde çağrıda bulunuyor. Bu kesinlikle haklı bir çağrı çünkü bu sürece vatandaşın dahil olması alınabilecek önlemlerin en önemlisi. Bu sebeple suyun tasarruflu kullanımına dair toplumsal bilinç inşası hayati öneme sahip. Ancak sorunun gündemdeki tartışmalara yansımayan çok daha kritik ve gerçek bir çıkmazı var. Buna birazdan değineceğim fakat önce kuraklığın ne olduğuna bakalım.

Çok basit bir biçimde kuraklığı; bölgedeki yaşamı besleyen suyun büyük ölçüde azalması olarak tanımlayabiliriz. Yani doğal olarak kuraklık, suyun noksanlığıdır. Teknik tanımı ise, “Kuraklık, yağışların uzun dönem ortalamalarının altına düşmesi sonucu, yağış ve buharlaşma arasındaki farkın artmasına bağlı olarak hidrolojik döngünün bozulması ve dolayısıyla arazilerdeki su kaynaklarının bundan etkilenmesi sonucu gerçekleşen bir doğa olayıdır” Nokta Gazetesi, Akademik Bakış, KOÜ Mühendislik Fak. Jeoloji Müh. Bölümü öğretim üyesi Dr. Özge Can Ataş.

Yazının Devamı

Günün içinden: Çocuklar, yaşlılar ve deliler

Hayat çoğu zaman, yanımızdan geçip gidenler ve yanından geçip gittiklerimiz arasında konumlanıyor. Dikkatli ve bakmayı bilen gözler için burada hikâyeler var. Bir çocuğun dilinden dökülen o ham ifadeler, yaşlıların bungun ve çoğu zaman iç çeken bakışları ve delilerin o onulmaz inancı çok fazla şey anlatır. Hiçbir şey söyleme çabası olmadığı için tüm zamanların ötesine geçer anlatıları. Bu üç insanlık durumu, insanı gösteren birer pusuladır benim için. Gerçeğin kalbi burada atar ve yaşatanın ne olduğu vazedilir: Her şey bir oyun.

En acemi olanlarımız; çocuklar, ustadırlar bu oyunda. Hem oynamakta hem de bir oyun kurmakta. Onlarınki yeniden bakmak değil her gün yeni gözlerle bakmak hayata. Yitirdiklerimizin en başında bu gelir. Alışmak denen nasır soğutur kanımızı. Uyanmakla aynaya bakmak aynı şey oluverir.

Çocuk, gerçeğin rüyasını görür ve orada yaşar. Hepimizin durup anımsadığı tat budur işte. Her şey yeni ve macera dolu. Dünya keşfe açık. Ve en önemlisi belki, hiçbir anlam verme çabası olmadığı için her şeyin kusursuz bir anlamı vardır. Çocuk için yalnızca an vardır ve başka hiçbir şey yoktur. Çocukluğumuzu düşündüğümüzde günlerin uzaması bundandır.

Yazının Devamı

Dönüş yolu

İşte uyandım. Birkaç sigara eşliğinde günlük inançlarımı belirledim (bir tanesi hiç değişmiyor): İçini gizle. Düşüncelerini kendine sakla. Duygularının bir önemi yok.

Güne başlayabilirim.

Her şeyi onaylamak, günlük yaşamı geçiştirmenin bir hilesi benim için. En saçma düşüncelere; EVET. Aptalca, işe yaramaz, mantıksız; EVET. Toplumsal ilişkiler başka türlü yönetilemez. Çünkü istisnasız bir biçimde hepimiz bir kötüden/kötülükten bahseder dururuz. Bir anda kendimizden hariç kötüler yaratırız. Oysa bir şeyin iyi ve/veya kötü oluşu, yapılabilecek birçok yorumdan yalnızca birisidir. Ortak yorumda buluşanlar bir küme oluşturur ve diğerlerini yadsır. Aslında insan bir kere aynanın karşısına geçip, gözlerine yeterince bakarsa arkasında nasıl bir boşluk olduğunu görecektir. Fakat biliyorum ki bunu bir kere yapan insan artık önceki kişi olamaz.

Yazının Devamı

O günün ardından

“Yaşadığımı nasıl kanıtlayabilirim? Bir hatamı düzelterek.” Günden Kalanlar filminden bir reçete.

Her şeyin mümkün olduğu bir gün. Dünyanın en güzel günü. Denizle aramda benden başka hiçbir şey yoktu. Balıkçı tekneleri, sandallar arasında turuncu güneş... Heyecanlı bir kutlama ya da yalnızca bir kutlamanın hayali. İçki şişeleri, bardaklar, masalarda insan tekleri. Yaratılmış her şeyin bir anlamı var. Öyle değil mi? Özenip, eğilmek gerek öyleyse çoğaltmak için bu güzel günü. Alelade olmamalı hiçbir söz. Ne de olsa bir kanıt gerek.

Kanıtın kıyısında, henüz bilmezken kıyının ne olduğunu ve inanmışken bir mümküne; söz saçılıp dağılıverdi. Bir yakarış zannederdim önceleri bunu. O hayranlığın peşinde kul olmak hürriyetti ve varlığımı pekiştirirdi. Ancak susmanın o soğuk o buzdan anıtı olan kaygı ve dokunmanın tereddütlü yaşamı yetişti bu korku mevsiminde. Şişeler bardaklara aktı aktı... Masalar dağıldı sonra. İşte deniz kenarında bir bank. Zihin bulanık. Göğüs iyice sıcak. Öyle ki çıra dense yanacak sanki. Çarpık bir görünümün tanıkları etten birer sancak artık. Hayvanların gözlerinde tekme, korna ve kaşıntı...

Yazının Devamı

Başka bir bilinç

Yetişilmiş fakat kıyısından dönülememiş yanlışlar

Efendi avına çıkmış kölelere dönüşür çoğu zaman.

Lev Şestov, trajik insanla ilgili -bir diğer adıyla yeraltı insanı-, tüm insanlara değerli ve yakın olanın ona gereksiz ve yabancı göründüğü saptamasında bulunur ve devam eder: Belki de içinde, durumun dehşetiyle ilgili acı verici bir bilinç ve huzurlu geçmişine yeniden dönme isteği uyanır defalarca. Ama ‘geçmişe dönemezsin’.

Yazının Devamı

Değerler sorunu

“Ahlâk değerlerinin bir eleştirisine zorunluyuz; değerlerin kendilerinin değeri öncelikle sorgulanmalı-…”

Bu ifadeler Nietzsche’nin, Ahlâkın Soykütüğü adlı eserinde değerler sorununa yönelik izlenecek yolun ne olması gerektiğini vurgular. Nietzsche, değeler soruşturmasını köklere kadar gerileterek “özgür istenç” sorununa değin götürür ve başlangıç noktası olarak burayı belirler. Çünkü Nietzsche’ye göre özgür istenç, kendilerine ceza verme hakkı tanımak isteyen ilk din adamlarının ürünüdür. Nietzsche’ye göre bunun nedeni, insanları özgür istence sahip olduklarına yönelik bir yargıya inandırmak suretiyle, sorumluluk duygusunu var etmektir. Sorumlu kılınan kişi ise sorumlu tutulduğu “görevi” yerine getirmediği durumda cezaya çarptırılır. Yani “ilk din adamları” özgür istenci ortaya çıkartarak cezalandırma imkânını elde etmek istemişlerdir. “Nerede sorumluluk arandıysa, onu arayan intikamın içgüdüsüydü” Nietzsche’nin bu ifadesi, sorumlu kılma ile intikam arasındaki ilişkinin içgüdüselliğini vurgular. Burada aynı zamanda içgüdülerin yaratım sürecini incelemektedir. Buna göre içgüdünün yaratım süreci: “Dürtünün bilinç düzeyinde bir istenç olabilmesi için, bilincin dürtüye amaç olarak uyarıcı bir durum sunması ve böylece dürtü için fantazm olan neyse onun anlatımını ayrıntılı bir biçimde işlemesi gerekir.” Yani Nietzsche, insanın içgüdülerini birey olmanın koşulu olarak görmektedir. İnsanı birey yapan ilk unsur içgüdülerdir. İçgüdülerin, ahlâk ile arasındaki önsel ilişkiyi Kaufman şu şekilde ifade eder:

“(Nietzsche) “Ahlâksal yargılarımız ve değerlendirmelerimiz”in bilinçsiz fizyolojik süreçlerin ussallaştırılmaları olduğunu ileri sürer. Bunu bir eylem ahlâksal duygumuzu incittiği için kızgın olduğumuz değil ama kızgınlığın birincil ve ahlâksal yargının ise bir ussallaştırma olduğunu anlıyorum”

Yazının Devamı

Bir kültür zirvesi olarak felsefe

Felsefenin ne olduğuna yönelik soru her daim soruldu. Ancak bir şeyin ne olduğu ve ne olmadığına yönelik çözümleme gerçekten zor bir iştir. Kavramların dünyasına yani mantığın alanına girmek gerekir. Ben ise bu yazıda felsefenin ne olduğuna değil insanlık kültüründe nasıl bir ortamda ve hangi gelişim süreçlerinin sonucunda ortaya çıktığına yöneleceğim.

Felsefe dendiği zaman herkesin aklında az ya da çok bir şey canlanır. Kimileri fazla hafife alır kimileri ise gereğinden fazla bir anlam yükler. Her iki yaklaşım da olanı olduğu gibi görmeye engel olur. Felsefe nihayetinde bir insan eylemiyse ve tarihi süreçte bir başlangıca gidebiliyorsak sürecini izleyebiliriz demektir.

Klasik felsefe tarihi anlatıları, felsefi düşüncenin ortaya çıkışını M.Ö 6. yüzyılda Antik Yunan’da Thales’le başladığını yazar. Tarihi olarak bunu doğru kabul etmekte bir mahsur yok fakat bu bir anda ortaya çıkmış bir şey mi? Yani Thales, Milet sokaklarında yürürken felsefe diye bir şey mi bulmuş? Kuşkusuz hayır. Ancak bu gelişmeyi anlamak için biraz daha gerilere gitmemiz gerekiyor.

Yazının Devamı

Yehuda kimi öpecek?

Soren Kierkegaard, “kaygı ertesi gündür” diyordu. Türkiye’de gün, bir süredir kaygıyla doğuyor. Acaba bugün ne olacak?

Sembollerin dünyasında, bugün kan daha bir sıcak aktı. Türkiye’nin son 50 yılının en büyük problemi olan PKK silahları yaktı. Nereden bakarsanız bakın oldukça sembolik bir fotoğraf. Fakat bugün yaşananlara dikkat kesilip bugüne kadarki süreci ve bundan sonrasını yele kaptırmamak gerekiyor. Çünkü asıl soru: Şimdi ne olacak?

Devlet Bahçeli 22 Ekim 2024 tarihinde bir anda çıkıp Abdullah Öcalan çağrısında bulundu. Ardından 19 Mart 2025 tarihinde Ekrem İmamoğlu gözaltına alınmasıyla İmralı sürecine paralel olarak CHP’li belediyelere operasyon süreci başladı. Bu süreç içerisinde en dikkat çekici detaylardan birisi ise DEM Parti’nin CHP’ye yapılan operasyonlara karşı sessiz tavrı oldu. Acaba DEM Parti, demokrasi hayalini, AK Parti’de mi buldu? Hiç sanmıyorum. Bu zamana kadarki süreçte Cumhur İttifakı’na kenarından eklemlenmiş bir DEM Parti görüntüsü vardı. Fakat Recep Tayyip Erdoğan bugünkü konuşmasında, AK Parti, MHP ve DEM Parti ittifakını açıkça ilan etti. Erdoğan süreç ile ilgili herhangi bir pazarlık olmadığını her fırsatta dile getirse de gerçekçilikten uzak bir söylem. Belli ki masada anlaşma sağlanmış. Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi kariyerindeki ‘kızıl elması’ olan yeni anayasaya, Cumhur İttifakı ve DEM Parti ortaklığıyla bir zemin kurulacak. CHP ise bu süreçten tasviye edildi. Tüm bu olayları bir arada düşündüğümüzde CHP’ye yönelik operasyonlarla PKK’nın fesih ve silah bırakma süreci arasında sıkı bir ilişki olduğu açıkça görülüyor. Görünen o ki Erdoğan, yeni anayasaya giden yolda CHP’yi yoldan temizlenmesi gereken bir taş olarak gördü.

Yazının Devamı

Yazmak bir cehennem

Beyaz, bembeyaz buyurgan bir düzlük.

-Hadi bir şeyler söyle!

Boş bir sayfanın ağırlığı az şey değil. Söylemek ise sağaltıcı fakat zor bir eylem. Hele kendi dilinle söylemek, kendini söylemekse arzu, sancılar bulabilir insanı. Ama ‘ben’ denen sefaleti yatıştırmanın söylemekten başka bir yolu var mı? Aşmak için bir eşiği, sıçramak daha sonraya; söylemek şart.

Yazının Devamı

Büyükşehir ‘Şato’ mu?

Kocaeli’nin uzunca bir süredir gündeminde olan “Doğu Bölgesi Atık Bertaraf ve Düzenli Depolama Tesisi” yani kısaca Kandıra çöp tesisi meselesi sona doğru yaklaşıyor. 30 Haziran tarihinde proje ile ilgili olarak hazırlanan ÇED Raporu, İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) tarafından incelenerek son şeklinin verildiği belirtildi. Rapor halkın görüş ve önerilerini almak üzere Bakanlıkta ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü'nde on takvim günü görüşe açıldı. Bugün ise Kandıralılar Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin önüne gelerek bu tesisi Kandıra’da istemediklerini bir kez daha haykırdılar.

Bu yazıda tesis ile ilgili teknik detaylara değinmeyeceğim. Zira fazlasıyla yazılıp çizildi bu konuda. Bizzat ben, jeofizikçilerle ve çevre mühendisleriyle defalarca kez görüştüm bu konuyu. Genel kanaat bölgenin böyle bir tesis için uygun olmadığı yönünde. Fakat görünen o ki bu tesis oraya yapılacak. Bu aşamadan sonra olası her türlü sonuç karar verici mercilerin sorumluluğundadır.

Bugün Büyükşehir’in önünde yaşananlar Franz Kafka’nın Şato’sunu hatırlattı bana. Sizin seçtiğiniz, her an adını duyduğunuz, her gün önünden geçtiğiniz fakat asla ulaşamadığınız bir yer. Kandıralıların karşısında, Büyükşehir yetkilileri (daha alt basamaklarda yer alanlar), güvenlik görevlileri, zabıtalar ve polis… Vatandaşlar, “seçtiğimiz insanla, Tahir Büyükakın’la görüşmek istiyoruz” diyor. Fazlasıyla meşru bir istek. Yanıt yok. Bir telefon çalıyor, acaba Büyükakın mı? Hayır. Özel kalem müdürü. Pazarlık başlıyor. Vatandaşlar tekrarlıyor, “Tahir Büyükakın’la görüşmek istiyoruz.” Olur-olmaz derken, 10 kişilik bir grubun pazartesi günü Tahir Büyükakın ile görüşmesine karar verildi.

Yazının Devamı

İstanbul sorunu

“Türkler İstanbul’u 1453’te fethettiler ama hâlâ yerleşemediler” şeklinde bir söz söylenir. Söyleyeni kimdir bilmiyorum fakat durumu kesinlikle çok iyi özetliyor.

1950’li yıllarda başlayıp günümüze kadar süren göç, bitmek tükenmek bilmeyen ‘mega projeler’ ve hiçbir estetiği olmayan yapılarıyla İstanbul, bizim tarafımızdan soykırıma uğramış bir kent. Hâlâ her caddesinde bir iş makinesinin çalıştığı, altyapı-üstyapı sorunlarının çözülemediği bu kent, günümüzde başlı başına bir sorunlar yumağı haline geldi.

İstanbul’un mevcut nüfus yükü ve plansız bir biçimde büyümesinin sonucunda ortaya çıkan çevre sorunları maalesef çözülecek gibi görünmüyor. Ne yazık ki mevcut siyasi ortamda durumun faturası Ekrem İmamoğlu’na kesilmeye çalışılsa da bu hakkaniyetten fazlasıyla uzak bir yaklaşım. Sonuçta bu kent 2019 yılında kurulmadı.

Yazının Devamı