İnsan ve Enerji Akışındaki Sırlı Akis!
Kâinatta hiçbir şey durağan değildir. Dünyevi gözle baktığımızda ve görünüşte, sabit duran dağlar, dışarıdan sessiz gibi görünen denizler ve hatta insanın kendi kalbi bile, esasen sürekli bir hareket ve akış hâlindedir. Bu akış asıl itibariyle elbette ilahi denge ve sırlarda gizlidir. Yüce Rabbimiz Allah Celle Celalühü’nün izin verdiği ölçüde ve nispette gönül gözüyle bakabilenler, bu akışı çoğu zaman, görünmeyen bir enerji devinimi olarak yorumlamıştır. Çünkü varlık âlemi, sadece maddeden ibaret değil; aynı zamanda ruhî ve manevi tesirlerin dolaştığı bir sahadır, hem de sürekli hareket halindeki muazzam bir saha…
Enerjiler sereyan eder, cereyan eder ve nihayet deveran eder. İnsan vücudu ve ruhu da, bu akıştan bağımsız değildir. Zira insan sadece etten kemikten oluşan bir varlık değil; Kalbi, niyeti ve ruhuyla sürekli tesir alan ve tesir veren bir merkezdir insan! İşte bu yüzden İslamda niyet meselesi büyük önem taşıyor. Çünkü bir insanın hangi niyetle yola çıkacağını ve hangi manevî cereyana kapılacağını da niyetleri belirler.

Öyleyse, Sereyan etmek, yani bir akışa yönelmek, insanın niyetinde başlar. İnsanın kalbinden doğan her düşünce, her niyet, elektriksel düşünce yayılımında, bir enerji gibi yayılır. Nitekim Sevgili Peygamber Efendimiz iki Cihan Güneşi Aleyhissalatü Vesselam, “Ameller niyetlere göredir” diye buyururken, aslında insanın iç dünyasında başlayan bu görünmez hareketi işaret eder. Kalpte başlayan niyet, davranışlara dönüşür ve çevreye yayılır. Böylece insan, farkında olsun ya da olmasın, bir manevi akımın içinde, seçtiği niyetinin kendini götürdüğü atmosferinde yol almaya başlar. Ne ince ve ne kadar çok dikkat edilmesi gereken bir kapılış bu!
Cereyan etmek ise, bu akımın içinde sürüklenmek gibidir. İnsan bazen farkında olmadan bir ruh hâlinin, bir toplumsal atmosferin veya bir düşünce dalgasının etkisine kapılır. Bu defa da insan pür dikkat olması lazım gelir ki, hangi cereyanda sürüklendiğini anlasın, yanlış sa çıksın, sıyrılsın, doğruysa selametle ilerlesin…Tasavvuf büyükleri bu yüzden kalbin sürekli olarak korunmasını ve bu konuda nefsle mücadeleyi öğütlemişlerdir. Çünkü kalp, ilahi nurun da, karanlık düşüncelerin de uğrayabileceği bir menzildir. Yani korsan negatif düşüncelerin işgal edebileceği mecradır. Yani kalpteki niyet çoğunluk ekseriyetle fiiliyata dönüşür. Kalp temiz tutulduğunda, insanın girdiği cereyan da hayra doğru akar. Netice itibariyle, insan sürekli mücadele halindedir, hem dünya maişeti hem kendi nefsiyle!
Dünya ekseninde, Enerjinin son durağı ise deverandır. Deveran etmek, yani dönüp dolaşmak, insanın dünyaya bıraktığı izlerin, tekrar âleme karışması demektir. İnsanın sözleri, davranışları ve niyetleri bir halka gibi genişler; enerji dalgaları, frekansları şeklinde, başka kalplere dokunur ve yeni etkiler doğurur. Bu münasebetle, bir iyilik bazen hiç umulmadık bir yerde çoğalarak geri döner. Allah Celle Celalühü muhafaza, şerli negatif eylemle, aksül amel sonucu kötülük de aynı şekilde dolaşıp sahibine ulaşabilir.
Tasavvuf ehli bu hakikati “kalplerin birbirine tesiri” olarak ifade ediyor. Çünkü insan sadece konuşarak değil, hâliyle de tesir eder. Bir insanın yüzündeki tebessüm, kalbindeki merhamet veya dilinden dökülen güzel sözler, görünmez bir enerji gibi çevresine yayılır. Bu yüzden erenler, “Hâl lisanı, söz lisanından kuvvetlidir” demişlerdir.
Hakikat âlemi bir çember gibidir. Enerjiler bu çemberin içinde dolaşır, döner ve bazen de insanlara bulaşır. Bir toplumda merhamet çoğaldığında barış artar, sükunet artar ve huzur yayılır; Öfke ve kin arttığında ise gayri nizami karanlık bir atmosfer oluşur. İnsan bu çemberin içinde yaptığı seçimler, niyetler ve akibetlerle, hem etkileneni hem de etkileyenidir.
Öyleyse, kendimize şu soruyu sürekli sormamız gerekiyor değerli okuyucular:
“Şahsi olarak siz veya bizler bu dünyanın akışına hangi enerjileri bırakıyoruz?”
Yeniden Görüşmek Üzere…