Ben Üzülmem, Siz Yanlış Anlıyorsunuz
“Empati” denince aklınıza ilk ne geliyor? Cevabınızı bilmiyorum ama ben, yapay zekânın zihinlerimizi yönettiği bu dönemde bir yapay zeka uygulamasına “Empati ne demektir?” diye sordum. Bana verdiği cevap ise şu oldu: “Empati, bir kişinin başka birinin duygularını, düşüncelerini ve yaşadıklarını anlamaya çalışması, kendini onun yerine koyarak hissetmeye çalışması demektir. Kısaca: Birinin ne hissettiğini, o kişi gibi hissederek anlamaya çalışma becerisi.”
Dedi fakat devamında ise şunları ekledi: “Empati, ‘acımak’ ya da ‘hak vermek’ değildir; sadece karşındakinin iç dünyasını anlamayı amaçlar.” Açıkçası bu üzücü mü yoksa umutlandırıcı bir şey mi emin olamıyorum. Çünkü insanların “empati” adı altında yaptığı bazı davranışlar aslında empati değil, sadece “acımak”. Birini anlamaya çalışmak ile ona yukarıdan bakmak arasında ince bir çizgi var ve çoğu zaman bu çizgi karışıyor.
Bunu kendi hayatımdan bir örnekle anlatmak istiyorum. Yazılarımdan bazılarını okuduysanız belki biliyorsunuzdur; ama bu benimle ilk tanışmanızsa söyleyeyim: Ben doğuştan engelli bir bireyim. Böyle söylediğimde çoğu insanın aklından ilk geçen şey “Allah yardımcısı olsun” oluyor. Bunda kötü bir niyet yok, farkındayım. Ama bazen bu iyi niyetli cümleler bile istemeden bir mesafe yaratıyor.
Mesela yolda yanınızdan geçtiğimde bana acıyarak bakmak veya dua etmek yerine tebessüm edebilirsiniz; emin olun, böylesi çok daha anlaşılmış hissettiriyor. Veya bazen çevremdeki insanların kendi çocuklarına “Ona sakın engeliyle alakalı sorular sorma, üzülür.” diye tembihlediklerini duyuyorum. Ne yalan söyleyeyim, bu beni çok daha üzüyor. Çünkü bir çocuğun merakı çoğu zaman incitmez; aksine, normalleştirir. Sorularıyla beni küçümsemeye çalışmaz, sadece anlamaya çalışır.
Hatta çoğu çocuk bu tarz şeylere hiç maruz kalmadığı için benim gibi birine nasıl davranacağını bilemez hale gelir ve maalesef ki işin sonu bazen zorbalığa evrilir. Küçükken bir çocuğun benim için “Neden ayakkabı giyiyorsun ki? Zaten gerek yok.” dediğini ve oldukça üzüldüğümü hatırlıyorum. Yani bence asıl incitici olan, beni bir “üzülür” kategorisine yerleştirip görünmez kılmak.
Engelimin benim için “üzücü” bir şey olduğuna başkalarının karar veriyor olması da oldukça rahatsız ediyor, yalan yok. Anlayacağınız, ben yokmuş gibi davranmak değil de var olanı kabul edip yaşamak istiyorum. Fakat maalesef ki çoğu insanın kafasındaki “empati” şekli, karşısındaki insanda “sorun” olarak belirledikleri şeyi hiç yokmuş gibi davranmaya çalışıp varlığını iyice hatırlatmak oluyor.
Mesela eğer kendi engelim üzerinden bir şaka yapıyorsam, içtenlikle söylüyorum ki insanlar buna gülsün istiyorum. Ancak çoğu zaman karşı taraf “Aa niye öyle diyorsun, öyle düşünme.” diyor. Benden, çoktan var olan ve benim kabul ettiğim gerçekliği yokmuş gibi hissetmemi istiyor çünkü bunun benim için “daha iyi” olacağını düşünüyorlar.
Bazen ise kimsenin empati yapmaya çalışmadığı dahi durumlar oluyor. Bir keresinde şöyle bir şey yaşamıştım: Asansörün önünde bekleyen birkaç insan, bir de ben ve bir tane daha engelli vardı. Asansör geldiğinde ise herkes bindi ve biz ikimiz ikinci turu beklemek zorunda kalmıştık. O an kimsenin bunu fark etmemesi bile inciticiydi çünkü ihtiyaç duyduğumuz şey öncelik değil, sadece fark edilmekti.
Yani kısacası bu konu hakkında konuşulacak onlarca şey var. Dinleyen kaç kişi olur, orasını bilemiyorum elbet.
Tek söylemek istediğim: Eğer bir engelli ile karşılaşırsanız ona acımak zorunda değilsiniz fakat engeli yokmuş gibi davranmak zorunda da değilsiniz. Veya direkt zihinsel muamelesi yapmak zorunda hiç değilsiniz. Eğer gerçekten öğrenmek istiyorsanız bile minik bir tebessüm etmeniz yeterli.
Bazen tebessüm her şeyin ilacıdır.