Pandemiden Sonra Hepimiz Biraz Yapay Olduk

Semih Kanpara

Semih Kanpara

Tüm Yazıları

Bir zamanlar insanlar sabah uyanınca yüzlerini yıkardı. Şimdi bildirimlerle yüzünü yıkıyor, paylaşımlarla kahvaltı yapıyor.

Pandemi hepimizi bir dönem evlere kapattı ama sosyal medyanın kapısını ardına kadar açtı.
O kapıdan kimler çıkmadı ki…
Bir gün mutfakta kahve yapan Ayşe abla, ertesi gün “latte art influencer” oldu.
Evde sıkılıp yayın açanlar şimdi 300 bin takipçili TikTok yıldızı.
Evde kedi besleyen dayı bile “kediyle gündem değerlendirmesi” yapıyor.

Yani kısaca…
Pandemiden sonra herkes yayıncı, her yer sahne, her an içerik!

Bir zamanlar “hadi dışarı çık da hava al” diyorlardı.
Şimdi “hadi story at da etkileşim al” diyorlar.
Ama bir yandan da garip değil mi?
Sosyal medya sayesinde artık herkesin sesi var.
Ama kimse kimseyi duymuyor.
Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor,
ama kimse dinlemiyor.
Bir de “doğallık akımı” çıktı.
“Doğal olacağım” diye 17 filtre üst üste atanları gördük.
“Samimiyiz yaa” deyip 8 saat kurgulu video paylaşanları…
Yani doğal olan tek şey, yapaylık oldu.

Ama kabul edelim sosyal medya olmasa,
çoğumuzun kim olduğunu bile hatırlamazdık.
Orada gülüyoruz, orada ağlıyoruz,
orada yaşıyor, bazen de orada kayboluyoruz.
Artık hepimiz kendi dizimizin başrolüyüz.
Buraya kadar her şey tamam şimdi fotoğrafın diğer yüzüne bakalım;
Sosyal medyanın bizlere dayattığı kişiler ne kadar iyi örnekler ?
Çocuklarımız ve gençlerimiz kimleri örnek alıyor ?
İşte can sıkıcı olan tarafa geldik.
Milyonlarca takipçisi olan sosyal medya fenomenleri ahlaki çöküşün mimarları olarak gösteriliyor.
Şöyle ki, sosyal medyada gördüğü hayatı yaşayamayan gençler, ailesinden de yeterli ilgiyi bulamayınca farklı işlere bulaşıyorlar.

Birilerinin dürüstlüğü değil, izlenme oranı değerli hale geldi.
Gençler “iyi insan” olmak yerine, “trend insan” olmanın peşinde.
Çünkü algoritma artık ahlaktan güçlü.

Fenomen dediğimiz kişilerin bazıları,
kültürün değil tüketimin elçisi olmuş durumda.
“Ne kadar harcarsan, o kadar varsın.”
Bu anlayış sosyal medyada o kadar yaygınlaştı ki,
artık “mutlu olmanın” değil, mutlu görünmenin peşindeyiz.

Ama burada asıl suç sadece gençlerde mi?
Hayır.
Çünkü bizler de aynı döngüdeyiz.
Sabah uyanır uyanmaz ekranı açıyoruz,
birinin hayatını kıyaslıyor, sonra kendi hayatımıza darılıyoruz.
Sonra da “bu gençlik nereye gidiyor?” diye soruyoruz.
Oysa o gençlik, bizim baktığımız aynı ekrana bakıyor.

Artık sofralarda muhabbet değil,
storylik tabaklar var.
Bayramlarda sarılma değil,
filtreli pozlar var.
Ve maalesef bu sanal dünyada,
gerçek duygular gitgide pikselleşiyor.
Belki de artık “influencer” değil,
“etkilenmeyen” insanlara ihtiyaç var.
Filtrelerle değil, vicdanla parlayan bir kuşağa…
Çünkü ne kadar izlenirsek izlenelim, insanlık unutulursa hiçbir paylaşım kurtaramaz bizi.

Sonuçta unutmamak lazım;
“Ne ekersen, onu biçersin.”
Biz sosyal medyaya ne ekiyorsak,
gelecek nesiller de onu biçiyor.