İnsanlar, Zombiler ve Vampirler: Okan Bayülgen'den DRAKULA
Koltuklarınıza sıkı tutunun. Uzun bir yolculuk başlıyor. Yıl 1973. Orient ekspresinde, aklınızda deli sorularla Drakula'nın kadim şatosuna doğru gidiyorsunuz. Peki o şatoda bizi neler bekliyor? Okan Bayülgen'in senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Bram Stoker’ın Drakula'sı, farklı tarzı ve iştahıyla büyüleyici gözüküyor. Okan Bayülgen'in sundukları ise oldukça düşündürücü. Drakula’yı yakın tarihimizde farklı değerlendiren Bayülgen, neyi kaybettiğimizi sorgulamamızı istiyor.
Başrollerinde Okan Bayülgen (Drakula), Hayko Cepkin (Van Helsing), Gizem Erdem (Mina), Nihal Usanmaz (Jane), Devrim Özder Akın (Jonathan), Korhan Başaran (Renfıeld), Gökşen Ateş (Artemısıa) ve Cüneyt Üstün (Lucy) gibi oyuncuların yer aldığı güçlü bir kadro bizi selamlıyor. Yıllar önce Jonathan tarafından öldürüldüğüne inanılan Drakula, aslında ölmemiştir. Bir Nazi doktoru tarafından kurtarılmış, fakat ölmek için gün saymaktadır. Kavuşmak istediği biri vardır. O sırada Drakula’yı cezalandırmakla yanıp tutuşan Van Helsing (Hayko Cepkin), kalp nakli olarak uzun süredir yaşamaktadır. Helsing, Drakula’nın şatosuna doğru diğerleriyle yola çıkar. Lucy, Jane ve Jonathan ise Drakula’dan ölümsüzlüğü istemektedirler. Bütün bunların yanında yazar Emily Gerard, hikâyede kendisine bir yol çizer. Drakula hikayesini kafasında tekrar yazar. Van Helsing, öldürülen insanların adaleti için Drakula’yı yargılamak istemesiyle olaylar kızışır.

Caravaggio: Ölümsüzlüğün Işığı ve Karanlığı
Oyunda karakterler arasında çatışma unsuru yaratan, sahnede çok kısa süreli gözükmüş olsa da hikâye örgüsünün en önemli karakterlerinden olan Caravaggio, oyunun felsefesini oluşturuyor. Drakula’nın, resimlerine hayran kaldığı ve ölümsüzlüğü onunla tatmak istediği, Van Helsing’nin adaletini sağlamak istediği, Artemısıa’nın büyük aşkı ve intikam ateşiyle yandığı bu Caravaggio kim?
Michelangelo Merısı Da Caravaggio, barok sanat akımın ilk büyük sanatçısı olan bir İtalyan ressamdır. Yaptığı resimlerle rahiplere ters gelen, sistem karşıtlığıyla ve isyancı özelliğiyle bilenen ressam, incilin ve hayatın karanlık taraflarını göstermiştir. Korku ve umut beslemeyen bu adam, oyunda bu özellikleriyle Drakula’nın dikkatini çeker. Bununla beraber Drakula, tahmin bile edemeyeceği bir yola girer. Caravaggio’yu vampir yapmak isterken onun ölümüne sebep olur ve geriye kalan hayatını onu tekrar ölümsüzleştirmeye adar.
Caravaggio’nun resimlerindeki ayrıntıları, sert anlatımı, ışık ve hareket alanlarıyla oyunun genelinde bir bütünlük oluşturarak sanatı sorgulatıyor. Bir ölümlünün korkusuzluğunu hem hayatında hem de resimlerinde göstermesi aynı zamanda Drakula’ya da kendini sorgulamasına neden oluşturur. Okan Bayülgen, Bram Stoker’ın Drakula’sını tam olarak bu noktada sanat aşığı olan ve sanatı hayatına mâl eden bir adama dönüştürür. Bayülgen, müzelerde neye baktıklarını anlamlandırmadan izleyen insanları eleştirir.
Artık insanlar hissetmiyor. Çağımız teknolojisinde insanlar sadece izliyorlar. Yaşamanın anlamını, Drakula'nın ölümsüzünde görüyoruz. Hayat bulduğu resimleri çizen Caravaggio artık yoktur. Sanatı değil sanatçıyı ön plana koyan bir duruş sergiler. Yaşadığımı hissettiren sanatçı yoksa, aldığım hazzı geri nasıl kazanabilirim? Drakula'nın gizemini bu soruyla çözmeye başlarız. Caravaggio, bir insan olarak değil de boş bir levha gibi durduğunda bir anlam yaratmamaya başlar. Aynı zombiler gibi. Caravaggio burada asla geri gelmeyecek bir şeyi sembolize etmiş olur. Sizce neyi sembolize eder?
KOYUN SÜRÜSÜ
Oyunun önemli bir kısmında bulunan zombiler (otomatlar), sahnenin koreografilerini oluşturur. Önceki hayatlarında önemli veya sıradan olan bu insanlar, Drakula’nın onları diriltmesiyle boş levhalara dönüşürler. Sadece müzikle hareket eden ve şarkı söyleyen bu otomatların bazıları dilsiz bazıları da görme engellidir. Korku unsuruyla hareket ederler. Aslında oldukça fazladırlar ama birleşmeleri çok zordur. Çünkü hareket mekanizmalarını sağlayan müzik, kısıtlı bir biçimde verilir. Burada gördüğümüz resim, toplumun birey bilinci kazanmasıyla beraber korku duygusuyla hareket etmesidir. Toplumların en kolay yönetim biçimi olan korku; insanları bazen dikkat dağıtıcı müziklerle, kısa süreli baş kaldırılarıyla ve tüketim kültürüyle sakinleştirir. Benim en dikkatimi çeken otomat, Van Helsing’in bir hâkime ihtiyaç duyduğunda seçtiği otomattır. Duyduğu her şeyi ezberleyen ve bir hâkim gibi davranan bu otomatın “Duyduğum hiçbir şeyi unutmuyorum. Galiba ölmeden önce bir oyuncuydum.” demesiydi. Oyunun hareketini ve enerjisini yükselten kişiler bu zombiler oldu.
“Karanlığa uzun süre bakarsan, o da sana bakmaya başlar”
Drakula ile Van Helsing’in arasındaki ilişki dinamiği oyunun en beğendiğim kısımlarıydı. Oyunda gerçek bir kahraman yok. İlk başta kahraman Van Helsing gibi gözükse de onun karanlık taraflarına da şahit oluyoruz. Aslında Drakula ile uğraştıkça kendisi de onunla bataklığa gömülüyor. Karanlığa baktıkça ona dönüşüyor. Bu çekişme ve satranç oyunları ne kadar hoşuma da gitse aslında sonu pek tatmin edici değil. Oyunun böyle bir amacı olmayabilir. Karakter gelişimi gözlemleyemediğim bir durumdu. Özellikle Van Helsing’de göremedim. Hayko Cepkin, karakteri çok güzel ele almış olsa da hikâye içinde kopuk olan bir şeyler vardı. Aynı şekilde Jonathan'ının (Devrim Özder Akın) sonu da öyle. Van Helsing’nin karakter gelişimini sahnede daha çok izlemek isterdim. Ses tonu, vurguları ve bakışlarıyla sahneye her çıktığında heyecanlandırdı. Korkudan bahsetmişken “insan olan” Jonathan’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. Drakula'yı görmekten deli gibi korkan histerik Jonathan'nın, özellikle rüyalarının bir yere bağlanması daha tatmin edici olabilirdi. Jonathan’ın korkusu, onun rüyalarını gerçek kılıyor. Üst yöneticiye karşı atılan adımın yani Jonathan'ının tabiriyle “Seni bir kere öldürdüm bir daha öldürürüm” cümlesi uçurumun göstergesidir. Çünkü Jonathan, Van Helsing tarafından öldürülür. Vampirler ve insanlar arasındaki dengesiz üstünlük, bize yaşadığımız çağdan birçok şey anlatmakta. Oyun, Drakula ve Van Helsing arasında mekik dokurken hangi tarafta olduğumuzu sorgulatıyor. İki tarafta mutsuz. Hangisi daha mutsuz? Hangisi daha haklı?
Albert Camus'tan Friedrich Nietzsche’ye uzanan hikâye temelinde varoluşsal sorular, sanatın yeri, otomatikleşen bedenlerimiz, arayışlarımız, arzularımız, intihar ve ölümü oluşturuyor. Drakula, Caravaggio’nun ölümünden duyduğu suçluluk duygusunu sindirmek için daha fazla kötülük yapar. Bir nevi rahatlama aracı yaratır. Kendine zarar verir. Bütün karakterlerde yaşanan durum da bir nevi budur. Suçluluğun getirdiği cezalandırma isteği. Yazar ise bu işin çok karmaşık bir yerinde bulunur. Drakula evrenini kendi arzu ve istekleri doğrultusunda tekrar kurar. Biz seyircileri ise tam merkeze oturtur. Sonucunda ise Okan Bayülgen bize şunu sorar. Siz hangi taraftasınız? İnsanlar mı? Zombiler mi? Yoksa vampirler mi?