Sanatın Kalbi: İmgelem
Sanat, temelde bir imgelemdir; ama imgelem dediğimiz şey, sadece zihnimizden geçen rastgele imgeler zinciri değildir. Hayal etmek, edilgen bir izleme hâli değil, bilakis etkin bir çabadır. İmgelemek; bir dünyanın biçimini, anlamını, duygusunu yaratmak için zihnin ve kalbin birlikte çalıştığı bir eylemdir. Bu yüzden sanat, yalnızca bir yansıma değil, bir yaratma etkinliğidir.
İyi tahayyül etmek, yaratıcı bir şekilde tahayyül etmektir; yani hayal gücünü etkin bir ölçüye, bir ideale göre işletmektir. Tahayyülün kendisi “apaçıklık” idealiyle yön bulur; ama sanatın hedefi bundan da öte bir şeydir — güzellik. Çünkü sanat, düş gücünün açık biçimlerinden biri olmanın ötesinde, güzelliği var kılma çabasıdır. Bu nedenle güzel olan, tahayyül edilenden ne fazla ne de eksiktir; güzel, hayalin kendisinde somutlaşır.
Buradan bakıldığında, aslında çirkinlik diye bir şey yoktur. En fazla, güzelliğin bozulmuş ya da kirlenmiş hâllerinden söz edebiliriz. Çünkü çirkinlik, ne imgelemin yokluğudur ne de onun tam anlamıyla var olmasıdır; çirkinlik, yarım kalmış bir imgelem hâlidir — bir hayali sonuna kadar götüremeyen zihnin kararsızlığıdır. Bu yüzden çirkin olan bile, içinde bir bozulmuş güzellik taşır.
Sanatın doğası tam da burada ortaya çıkar: O, hem en ilkel kuramsal etkinliktir — çünkü düşünmenin, bilmenin en eski biçimidir — hem de en ilkel pratik etkinliktir, çünkü insanın “yapmayı isteme”sinden doğar. Sanatçı, yalnızca hayal eden biri değildir; o, hayalini gerçekleştirmek isteyen kişidir.
Sanat, işte bu yüzden insanın en eski ve en kalıcı çabasıdır: Güzelliği tahayyül etme ve onu dünyada görünür kılma çabası.