Sanat nedir?
İnsan etkinliğinde ilk bakışta görünmeyen ama belirleyici bir üçlü yapı vardır: düşünme, yapma ve hissetme. Zihin bir şeyi kavrar, ona yönelir; sonra bu kavrayışla dünyada bir değişiklik yaratmaya çalışır; bütün bunlar olurken de hazla, acıyla, arzu ve nefretle kuşatılır. Sanat tam da bu üç unsurun aynı anda sahne aldığı ender alanlardan biridir.
Sanat, her şeyden önce kuramsaldır. Çünkü sanat eserinde zihin, üzerinde düşündüğü bir nesneyle karşı karşıyadır. Ne var ki bu nesne bilimdeki gibi bir doğa yasası, dindeki gibi Tanrı, tarihteki gibi bir olay ya da felsefedeki gibi soyut bir hakikat değildir. Sanatın nesnesi kendine özgüdür; tanımlanamaz, tam olarak adlandırılamaz ama sezilir. Onu kavramaktan çok, onunla karşılaşırız.
Ama sanat yalnızca düşünmekten ibaret değildir. Aynı zamanda bir yapma, bir gerçekleştirme etkinliğidir. Sanatçı zihnindeki ideali dünyaya taşımaya çalışır; biçim verir, dönüştürür, kurar. Ne var ki bu ideal ne faydaya yöneliktir ne de bir ahlaki görevi yerine getirme çabasıdır. Sanat, ne işe yaradığı için ne de “doğru” olduğu için vardır. Bu yönüyle sanat, faydacılığın ve ahlakçılığın dışına taşar; özgür bir etkinlik olarak belirir.
Sanatı sanat yapan belki de en belirleyici unsur ise duygudur. Çünkü sanat, haz ve acının, tutku ve nefretin alanıdır. Zihnin bilişleri ve eylemleri burada duyguyla renklenir; düşünce kuru kalmaz, eylem mekanikleşmez. Bir tabloya baktığımızda, bir müzik parçasını dinlediğimizde ya da bir şiiri okuduğumuzda yalnızca anlamayız; etkileniriz, sarsılırız, bazen de rahatsız oluruz.
Belki de bu yüzden sanat, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en sahici biçimlerinden biridir. Ne salt akla dayanır ne yalnızca eyleme ne de yalnızca duyguya. Hepsini aynı anda talep eder. Sanat karşısında edilgen kalamayışımız, ondan “bir şey beklememiz” bundandır.