Korku ve kahkaha
Bir sanat eseri karşısında büyülenmek, doğanın kudreti karşısında titremek ya da otoritenin ihtişamı önünde eğilmek… Estetikçiler buna "Yüce" (Sublime) derler. Ancak bugünlerde asıl mesele, bizi ezen bu "yücelik" duygusunun nasıl olup da bir kahkahaya, yani bir özgürleşme anına dönüştüğüdür.
Genelde yüce olanın bizden bağımsız, dışarıda bir yerde olduğunu sanırız. Rüzgar sert eser, güçlüdür, biz zayıfızdır; eser muazzamdır, biz izleyiciyizdir. Oysa bu büyük bir yanılsamadır. Estetik olgunluk tam da bu noktada başlar: Hatanın düzeltilmesi. Bir zamanlar bizi korkutan, gözümüzü kamaştıran o devasa yapının aslında ne kadar zayıf ve kırılgan olduğunu fark ettiğimiz an, "Yüce" olan "Gülünç" olana dönüşür. Thomas Hobbes’un meşhur ifadesiyle bu bir "ani zafer" anıdır. Artık o nesne bizi korkutamaz. Eskiden kendimizi küçük görüp nesneyi yüceltirken, şimdi kendimizi yüceltip nesneyi küçültürüz. Bu bir kibir değil, bir uyanıştır; insanın kendi bilincinin dış dünyadaki sahte heybetlere karşı kazandığı bir estetik isyandır. Ancak dikkat etmeli; her düşüş komik değildir. Bir durumun komik olabilmesi için, öncelikle estetik bir beklentiyi, bir ciddiyeti yerle bir etmesi gerekir. Büyük bir iddiayla yola çıkanın ayağının takılması bu yüzden komiktir.
Mizah, bu sürecin en yüksek halkasıdır. O, sadece bir kahkaha değil, aynı zamanda dünyanın ve nesnenin zayıflığına dair hüzünlü bir kesinliktir. Bu yüzden gerçek mizahın içinde her zaman bir parça melankoli ve kötümserlik gizlidir. Mizah, trajedinin kıyısında gezinen bir komedidir. Dünyanın ne kadar kusurlu olduğunu biliriz, bu bizi üzer ama yine de bu kusura gülerek onun üzerine çıkarız.