Bilginin kırılgan tahtı
Batı düşüncesinin en büyük meselelerinden biri, bilginin ne olduğu ve nasıl mümkün olduğudur. Kant’ın “zihnin kategorileri” ile kurduğu düzen, Hegel’in “Tin’in kendi bilincine varışı”yla ördüğü dev yapılar… Hepsi, Batı’nın dünya karşısında tutunmaya çalıştığı sabit bir zeminin arayışıdır. Nietzsche ise Ahlâkın Soykütüğü Üstüne’de bu zemini tam ortasından dinamitleyen bir itirazda bulunur: Bu bilgi kavrayışı, hayatın kendisine yabancıdır.
Nietzsche’ye göre Kant da Hegel de dünyaya, sanki değişmeyen bir yerden bakıyormuş gibi davranır. Oluşun, akışın, çatışmanın ve güç ilişkilerinin ortasında, sanki bunlardan hiç etkilenmeyen “temiz bir bilgi öznesi” kurarlar. Bu özne ne acı çeker, ne istenir, ne öfkelenir, ne de hayal kırıklığı yaşar. Sanki tüm duygularından arındırılmış, dokunulmaz bir varlık… Oysa Nietzsche’ye göre böylesi bir özne yalnızca bir masaldır; dahası, hayatın gerçekliğini tümüyle görmezden gelen bir masal.
Nietzsche, dünyanın ve bilginin bu kadar steril, bu kadar sabit, bu kadar değişmez kabul edilemeyeceğini söyler. Çünkü dünya, güç odaklarının birbiriyle çatıştığı bir akıştır. Her şey hareket hâlindedir; hiçbir şey sabit değil, hiçbir bilinç mutlak değildir. Bu yüzden Kant’ın evrensel kategori arayışı da, Hegel’in tinin kendi kendini bilmesi de ona göre büyük bir yanılgıyı paylaşır: Gerçekliği tek bir perspektife hapsetmek.
Oysa Nietzsche için bilmek, edilgen bir seyir değil, etkin bir yorumdur. Her özne, kendi güç istencinin içinden konuşur; dünya da bu güç istencine göre görünür hâle gelir. Bilgi, tarafsız değil, tam tersine derinden kişiseldir ve her zaman bir “güç artırma” çabasının içinden doğar. Bu nedenle Nietzsche, dünyayı “güç odaklarının kaosu” olarak tarif eder. Bir düzen varmış gibi davranmak, bu kaosun üzerini örten ince bir perdeden ibarettir.
Buradan şu sonuç çıkar: Dünya, nötr bir akıl tarafından kavranan sabit bir sahne değildir. Her yaşam, her bilinç, her varlık kendi perspektifini dayatır; bilgi dediğimiz şey de bu perspektiflerin çarpıştığı yerde oluşur. Bu nedenle yalnızca tek bir doğrunun, tek bir bakışın, tek bir hakikatin hükmettiği büyük sistemlere Nietzsche hep mesafeli durur.
Aslında Nietzsche’nin çağrısı çok açıktır:Hakikat tek bir perspektif değildir; hayatın kendisi gibi çoğuldur, hareketli ve değişkendir.
Kant’ın güvenli odasında ya da Hegel’in dev sisteminde bu çoğulluğa yer yoktur. Fakat Nietzsche’ye göre yaşam, tam da bu çoğulluğun içinden akar. Onu sabitlemeye çalışan her doğruluk iddiası, sonunda yaşamın kendisini ıskalar.