‘Adım Kragler’ değil ama Bertolt Brecht yaşıyor!
‘Trampetler’, savaş davulları, kararlı kalabalık -ya da kararsız insan tekleri- nizami düzen, sert atılan adımlar, kahramanlar ve öyküleri ve... Ölüm. İşte, artık hepsi eşit. Her şey bir boya geldi, evet. Ama bizler yaşıyoruz, henüz... O halde gelin biraz engebeli ve güzel şeylerden konuşalım.
“Duvara Tebeşirle Yazılan
‘Savaş istiyoruz!’
En önce vuruldu bunu yazan.”
KÜL, KAN, TOPRAK
Savaş, insan soyu için yeni bir olgu değil ve hiç eskimedi. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum fakat tarihin başlangıcından günümüze kadar şu yer küre üzerinde savaşsız geçen yıl en fazla 50 yıl diyordu. En fazla 50 yıl... Bir insan ömrü etmiyor. Büyük sanatçı Bertolt Brecht kesinlikle bu 50 yıla denk gelmedi. Aksine bütün eserlerini iki büyük savaşın ortasında büyüttü. Bu sebeple savaş Brecht için tarih kitaplarında yer alan bir şey olmaktan ziyade; kül, kan ve toprak demekti. O da kendini içinde bulduğu bu gerçekliğin karşısına başka bir gerçeği; sanatı koyarak ölülere hikâyelerini anlatma imkânı verdi.
Brecht, 1918 yılında yazdığı Gecede Trampet Sesleri adlı oyunla karargâhlarda masalara serilmiş haritalara mercekle bakıldığında ortada nasıl bir manzara olduğunu gösterdi. Yıkım genellikle toplumsal ölçekte ele alınır ve kazanan her zaman haklıdır. Neticede ise yalnızca rakamlar konuşulur ve nicelik hikâyenin celladıdır. Gecede Trampet Sesleri, insanın üzerini çizen bu olgunun karşısına tekilleri koyarak asıl yıkımı -kaydı tutulmayanların, görünmezlerin tarihi- pornografik bir biçimde gösterir.
Oyunun başkarakterlerinden Kragler, savaşın birincil nesnesi olarak (yıkım ve çürüme diğer karakterlerde de vardır ancak doğrudan cephede olması bakımından Kragler’in savaşla ilişkisi dolaysızdır), bireysel yıkımın anıtı gibidir:
“Ben ne yapayım? Cesetler denizinin üzerinde sallanırken: Beni boğmuyor o deniz. Karanlık sığır vagonlarında güneye doğru yuvarlanırken: Bir şey olamıyor bana. Ateşli sobada yanarken: Ben kendim daha da ısınıyorum. Biri güneşte çıldırıyor: O, ben değilim. İki kişi su kuyusuna düşüyor: Ben, uykuya devam. Zencileri vuruyorum. Ot yiyorum. Bir hayaletim ben.”
Gecede Trampet Sesleri oyununda söz alan ölülerin her biri bir yıkımı dışa vurur. Sözleri hep kendi ağıtlarını yakan ölüler canlandırmıştır zihnimde. Ancak maksadımız duygulara kapılıp coşmak değil. Öyle değil mi? Ne de olsa bu eninde sonunda bir kurgu ve Brecht sanki bir Medusa gibi zora koşuyor, kurguyla bir başka gerçeğe davet ediyor insanı. Tıpkı Brecht gibi söz ettiğimiz o 50 yıla denk gelmeyen bizler de fırlatıldığımız bu gerçeğin karşısına bir şeyler koymak zorundayız.

GECEDE TRAMPET SESLERİ’Nİ İZMİT’TE DUYDUM
Kocaeli Üniversitesi Tiyatro Kulübü, İzmit Halkevi Gençlik Merkezi’nde Gecede Trampet Sesleri adlı oyunla seyirci karşısına çıktı. Yönetmenliğini Adem Üner’in yaptığı oyun tek kelimeyle harikaydı. Açık konuşmak gerekirse önceden çok sık olmasa da amatör tiyatrolara giden birisi olarak çok kötü şeyler izlemişliğim var. Bu sebeple güzel şeyler abartıyı hak eder diyerek imtina etmeden harikaydı diyebiliyorum.

Brechtyen tiyatronun ayırıcı unsurları olan diyalektik yapı ve yabancılaştırma efekti yerli yerinde ve ince düşünülmüş detaylara sahipti. Oyunun bir bölümünde seyirciler arasında oturan kişinin anlatıya dahil olması ve biz oyunu izlerken arkada bir diğer oyuncunun makyajının yapıldığını görmek kesinlikle tatmin edici detaylardı. Bu iki örnek yeterli olacaktır zira oyun bunun gibi güzel detaylarla doluydu. Bu türden detaylar önemli çünkü Brechtyen tiyatroyu geleneksel Aristoteles’çi tragedya kuramından ayrı başlı başına bir kuram yapan unsurlar tam olarak bu türden şeylerdir. Ve bana kalırsa KOÜTİK ekibi mevut imkânlar içerisinde oldukça güzel bir örnek sundu.

Böylesine genç bir ekibin böylesine güzel bir oyunla sahneyi doldurması benim açımdan oldukça güzel bir deneyimdi. Oyunculuklar, dekor, makyaj, ışık... her biri ayrı ayrı takdiri hak ediyor. Belki tüm bu hazırlık sürecini detaylıca konuştuğumuz bir program yapılabilir (teklif olarak değerlendirilebilir).

TEŞEKKÜR FASLI
Öncelikle böyle bir oyundan beni haberdar eden ve davet etme nezaketini gösteren (biraz zorla davet ettirmiş olabilirim) Nisanur Karahan’a, oyunun yönetmenliğini yapan Adem Üner’e ve başından sonuna oyunun sahnelenmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Malul 50 yıla denk gelmedik. O zaman İzmit’te böyle sahnelerin birbiriyle yarıştığı bir dönem görme umuduyla...
