Keşke kapıya diktiğimiz iki polisle çözülse her şey…

Hüseyin DAVUTOĞLU

Hüseyin DAVUTOĞLU

Tüm Yazıları

Her meselede olduğu gibi bu korkunç okul saldırılarını günü birlik uygulamalarla hemen çözebileceğimize inanıyoruz değil mi?

Milli Eğitim Bakanı istifa etsin, okulların önüne iki polis dikelim, güvelik görevlileri işe alalım hop oldu bitti, bütün sorun çözüldü. Bu kadar basit mi?

Hiçbir şey bu kadar basit değil, mesele çok daha derin ve çok daha eski.

Bugün başlasak bazı şeyleri düzeltmeye, kat etmemiz gereken belki 10, belki 20 yıl var önümüzde.

Önümüzde büyük bir sistem sorunu var.

1980’li yıllardan itibaren neoliberal anlayışla başlayan, bugüne kadar bir kartopu gibi büyüyüp devasa bir çığ halinde bütün toplumun neredeyse üzerine çöken politika ve anlayışları görmeden bir şeyleri çözemeyiz.

Bireyi yaşadığı topluma yabancılaştıran, gençlerimizi üretimden koparıp tamamen tüketimci bir kimliği dayatan iktisadi politikaları görmeden, “bize ne oldu böyle?” diye bir soru sormanın ne anlamı ne de hakkı var hiçbirimizde.

En başında mesela küçücük çocuklara biz ne öğretiyoruz diye bakmak lazım. İlkokul çocuklarına hayatının hiçbir döneminde ihtiyacı olmayan bilgileri öğreteceğimiz yerde, toplum içindeki varlığını öğretmekten başlayalım mesela.

Bir ilk okul çocuğuna okuma yazma ve temel dört işlemin dışında bilgi öğretmenin ne anlamı var? Kümeler veya kesirler öğrenen bir çocuk bunu hayatının hangi döneminde kullanacak?

Peki biz bu çocuğa insan sevgisini öğretsek okullarda nasıl olur?

Çevreyi korumayı, trafiği, hayvanları, yemeği, içmeyi, görgü kurallarını, cinsiyet eşitliğini, toplum içinde nasıl davranması gerektiğini…

Oyun oynayarak, göstererek, gezerek öğretilse küçük dimağlara bu ve benzeri konular, pek çok meseleyi daha küçük haldeyken çözemez miyiz?

Ortaokula geldi çocuk bu kez hayatının en korkunç sınavı ile baş başa kalıyor. LGS gibi telafisi olmayan, başarı veya başarısızlığının birkaç saat ile ölçüldüğü bir yarışın içinde buluyor çocuk kendini.

Başarı kriteri öyle bir hale geldi ki artık, eğer sınavdan yüksek puan alıyorsan başarılısın. Sınavdan düşük puan alıyorsan, meslek lisesine veya imam hatip lisesine gitmek zorunda kalıyorsan sen başarısız bir öğrencisin. Bu ister istemez öğrencilerde, bireylerde bir tükenmişliğe ve çaresizliğe sebep oluyor.

Lise derseniz orda zaten kaosun bin bir türlü hali var.

Öğrencilerin ve gençlerin gelecek kaygısı yaşamayacağı koşullar yaratılarak, eğitimi bir yarış olmaktan çıkarmamız lazım.

Nasıl ki ilk okullarda oynayarak öğretmek lazım dediğim gibi, birey büyüdükçe ona milli değerleri aşılamak lazım.

Değer denince sadece dini değerler akla gelmemeli, neoliberalizmin yoz kültürüne ve bireyciliğine karşı paylaşmayı, dayanışmayı, kardeşliği, yardımlaşmayı esas alan kendi tarihimizden damıttığımız Cumhuriyet’imizin halkçı devrimci değerleri o gencin en önemli yol arkadaşı olacaktır hayatı boyunca.

Bu önerileri uzatmak mümkün elbet. Sosyal medya saldırıları, okullar arsındaki eşitsizlikler, yaşanan ekonomik sıkıntılar, toplumsal problemler derken liste uzar gider.

Ya biz ebeveyniler, bizim hiç mi suçumuz yok?

“Kabahat senin, demeğe de dilim varmıyor ama” kabahatın bir kısmı da benim, onun, bizim canım kardeşim!

Bakın mesela katil çocuğun babası.

Polissin sen, malımızı, canımız emanet ettiğimiz birisin.

Senin evinde 5 silahın ne işi var?

Sen evinde bulunan silahları nasıl olursa hiçbir önlem almadan çok kolay bir biçimde alınabilecek şekilde bırakırsın?

Hadi diyelim oldu, 14 yaşındaki bir çocuğu sen nasıl poligona götürüp silah kullandırırsın?

Hangi poligona götürdü bu polis baba? Emniyet Müdürlüğü’nün poligonuna büyük ihtimalle.

Küçük bir çocuğun oraya girmesine kimse bir şey demedi mi? O poligondan sorumlu her kimse nasıl buna izin verdi?

Ya sen anne, öğretmen olacaksın bir de, hiç mi düşünmedin bu işin sonu nereye gider diye.

Ama hep derine bakmak lazım, hep geçmişe bakmak lazım.

Geçmiş bize hem hatanın büyüğünü hem de çözümlerinin ta kendisini sunar her zaman.

Geçmiş değerlidir, bugünümüz sıkıntılı ama geleceğimiz güzel ve umutlu olsun her daim…