Meşruiyet krizi büyüyor: Türkiye’yi Rusya gibi yönetebilir misiniz?

Tıklayın, Nokta Gazetesi'ni takip edin
Emirhan Akman

Emirhan Akman

Tüm Yazıları

Zulümle, adaletsizlikle hürriyeti yok etmek ne mümkün

Çalış, anlama yeteneğini kaldır gücün yetiyorsa insanlıktan

Hürriyet Şairi, Namık Kemal.

Türkiye’de ne olup bittiğini anlamak isteyen milyonlarca insan var. 26 Mayıs 2025’ta, “İmamoğlu meselesi çok şey söylüyor…Türkiye İran mı olacak, Rusya mı?” demiş ve orada bir söz vermiştim. Türkiye Rusya’ya mı benziyor ya da ne kadar benzer? Bu soruyu yanıtlamalıydım. O yazıda demiştim ki, “Türkiye’nin İran’a dönüşeceğinden korkuyorlardı. Bir otoriterleşme eğilimi hissediliyordu fakat bunun nereye doğru olacağı kestirilemiyordu… 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’na karşı girişilen siyasi operasyonla geçmişte düşündüğüm fakat artık ikna olduğum şeyi açıklamamda bir sakınca görmüyorum. Türkiye İran’a benzemiyor fakat gitgide Rusya’ya benziyor.” Tespitimin arkasındayım lakin hiçbir ülke diğerine yüzde yüz benzemez. Ülkelerin aralarındaki farklar ise bize imkân ve imkânsızlıkları anlatır. Bugün o farkları anlatacağım.

RUSYA’YA BENZEMEK NE DEMEK?

Bir kere şunu söyleyeyim. Rusya’ya benzemek demek, “tam otoriter rejim” demek. Yani değişimin asla mümkün olmadığı ve rejimin halkı ikna dahi etmesine gerek kalmadan en sert yöntemlerle susturulduğu rejim demek. Muhalefet adayının da iktidar tarafından belirlendiği ve asla değişime izin verilmediği, tamamen kontrol edilen demokrasi demek. Rusya’da hiç muhalefet yok mu? Elbette var ama ona şöyle diyorlar, “İngilizcesi şöyle, “competition without change” Peki bu ne demek? Yani değişim olmadan rekabet. Yani Putin’e dokunmadığın sürece, Rusya devletinin kırmızı çizgilerini geçmediğin durumlarda sınırsız özgürsün… İster komünist ol, ister liberal ol. Aklından asla Putin’i yenmek geçmesin! Yazıyı sadece burada kessem dahi Rusya’ya ne kadar benzediğimizi kanıtlamış olmaz mıydım? Ama mesele bundan fazlası…

TÜRK DEMOKRASİSİ

Türkiye demokrasiyi boğma şekli, devletin davranış metodları ve kurulan rejimin ‘tam otoriterliğe’ meyletmesi açısından neredeyse tümüyle Rusya’ya benziyor. Lakin burada atlanan önemli tarihsel gerçekler var. Türkiye, eksikliklerine ve askeri müdahalelere rağmen, 1876 Kanun-ı Esasi'den bu yana (yerel yönetimlerde 1830'lardan itibaren) seçim deneyimine sahip bir ülke. En önemlisi, 1950 seçimleriyle iktidarın sandık yoluyla barışçıl bir şekilde el değiştirebildiğini hem devlet hem halk hafızasına kazımıştır. Türkiye'de seçimler, formalite icabı yapılan ritüeller değil; toplumun geniş kesimleri için hala meşruiyetin yegâne kaynağı ve siyasi rekabetin gerçek alanıdır. Katılım oranlarının düzenli olarak yüzde 80-85 bandında seyretmesi bu bağlılığın göstergesidir. Üstelik Türkiye öyle bir ülke ki ülkesinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1938 10 Kasım’da vefat ettiğinden bir dakika sonra bürokrasisi işlemiş, ülke karışıklığa girmeden yeni liderini seçebilmiştir. Yani bu ülke kriz anlarında ‘el yordamıyla’ da olsa bir seçim, yönetebilme hafızana sahiptir.

ZAYIF RUSYA DEMOKRASİSİ

Rusya’da ise Çarlık Rusyası'nda meclis (Duma) deneyimi çok kısa ömürlü ve zayıftı. Ardından gelen 74 yıllık Sovyet dönemi, rekabetçi seçim kavramını tamamen yok etti. 1990'lardaki kaotik Yeltsin dönemi ise halk nezdinde demokrasiyi "ekonomik yıkım ve istikrarsızlık" ile eşdeğer hale getirdi. Putin dönemiyle birlikte Rusya, seçimlerin yapıldığı ancak sonucun önceden yapısal olarak belirlendiği bir "rekabetçi otoriter" rejimden, rekabet unsurlarının neredeyse tamamen tasfiye edildiği "hegemonik/tam otoriter" bir yapıya evrildi. Rus toplumunda sandık, iktidarı değiştirmekten ziyade mevcut gücü onaylama merci olarak görülüyor.

TÜRKİYE SOSYOLOJİSİ

Türkiye, homojen bir siyasi ya da kültürel blok değildir. Seküler-modernistler, muhafazakârlar, milliyetçiler, sol kesimler ve Kürt siyasi hareketi gibi dinamik, örgütlü ve kendi içinde güçlü kimliklere sahip bir sosyolojiye sahiptir. Bu kesimlerin her birinin kendi medyası, sendikaları, vakıfları ve sivil toplum refleksleri vardır. Ayrıca Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra NATO, Avrupa Konseyi gibi kurumlara dahil olarak kurumsal, hukuki ve ekonomik açılardan Batı dünyasıyla yapısal bir bağ kurmuştur. Bu entegrasyon, içerideki otoriterleşme eğilimlerine karşı küresel bir denetim ve baskı mekanizması üretir.

YALNIZLAŞAN RUS HALKI

Rusya’da ise bunun tam tersi bir durum var. Rusya’da tarihsel olarak devlet, sivil toplumu kendi eliyle tasfiye etmiş veya kontrol altına almıştır. Sovyet mirası, bireyleri devlet karşısında yalnızlaştıran atomize bir toplum yapısı bıraktı. Bugün Rusya'da bağımsız sivil toplum kuruluşları, gazeteciler ve muhalif aktörler "yabancı ajan" yasalarıyla tamamen yasa dışı veya işlevsiz hale getirilmiş durumdadır. Rusya'nın Batı dünyasından hem kültürel (Avrasyacılık/Slavcılık anlatısı üzerinden) hem de siyasal olarak izole olması, rejim üzerindeki dış demokratik baskıları tamamen etkisiz kılıyor.

RUSYA’NIN MUAZZAM ŞANSI

Ve en önemlisi; Türkiye’nin neden Rusya’daki gibi ‘tam otoriter bir rejim’ kuramayacağının en büyük garantisi, iki ülkenin ekonomik yapısıdır. Rusya ‘rantçı’ bir devlet. Petrol, doğal gaz ve maden gelirleri sayesinde bütçe oluşturabiliyor. Putin’in Erdoğan gibi halka ihtiyacı yok. Rusya bütçesinin büyük çoğunluğu vatandaşlarından aldığı vergilerden değil yeraltı zenginliklerinden geliyor. Bu sayede, “vergi yoksa temsil de yok” formülü işliyor. Bu devasa kaynaklarla Rusya’da halk dışında bir bir güvenlik rejimi inşa edebiliyor. Toplumdaki ekonomik huzursuzluğu sübansiyonlarla erteleyebiliyor.

TÜRKİYE VATANDAŞINA NEDEN GÖBEKTEN BAĞLI?

Türkiye'nin petrolü veya doğal gazı yok. Türk devleti, bütçesini finanse etmek için sanayiye, üretime, ticarete ve en önemlisi vatandaşından topladığı vergilere göbekten bağlıdır. Bu durum, devlet ile toplum arasında kaçınılmaz bir bağımlılık ilişkisi yaratır. Ekonomi kötüye gittiğinde, enflasyon arttığında ya da vergiler ağırlaştığında toplum bunun faturasını doğrudan hisseder ve siyasi bir tepki üretir. Türkiye'de iktidarlar, toplumu ekonomik olarak sübvansiyonlarla sürekli "sakinleştirecek" bir yer altı kaynağına sahip olmadıkları için, rıza üretmek ve meşruiyet devşirmek adına rasyonel ekonomik ve siyasi dengeleri gözetmek, yani sandığı ve seçmeni ciddiye almak zorundadır.

NE TARİH NE SOSYOLOJİ İZİN VERMİYOR

Bugün geldiğimiz noktada tam da son maddedeki mesele iktidarı zorluyor. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti halk nazarında bekledikleri rızayı üretemiyor. Bu rıza krizi öyle bir noktaya ulaştı ki 24 yıldır en büyük meşruiyet araçları olan sandık ve demokrasi ikilisini dahi tehlikeye attılar. (Mutlak Butlan kararı) Lakin dediğim gibi Türkiye Rusya gibi yapılmaya çalışılsa da olmayacaktır, olamaz. Ne tarih ne de sosyoloji buna imkân vermiyor. Dün bir dostum, “Emirhan neler olabilir?” diye sordu ben de şöyle yanıt verdim, “Her şey”. Türkiye’nin Rusya’dan en büyük farkı bu cevaptır…