Bir gazeteci ve öğretmen yoksulsa Türkiye tam olarak nereye doğru büyüyor?
“… göğsünün daraldığını çok iyi biliyoruz”-Hicr, 97
34 yaşındayım.
Annem babam devlet memuru.
Hayatımda birisini arayıp iş istemiş, birini araya koydurup boynunu bükmüş biri değilim.
Öyle şeyleri bilmem. Hayattaki en büyük özgürlüğümü de bu görürüm. Ne kimseye dayandım ne de kimseye katlandım. Yalnız ve sahipsiz olduğum için değil imkânım varken kullanmadım bunları. Yani işte onurlu biriyim demeye getiriyorum konuyu. Büyük şair demiş ya, “Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!” Öyleyimdir. Bununla birlikte bir de yoksulum. Bu zamana dek fazla dillendirmiyor ve üzerinde durmuyordum. Artık dillendireceğim, ben yoksulum… Yanlış anlamayın bir acizlik değil bu, sadece bir hal, bir durum. O durumu anlatıyorum.
Evliyim.
Eşim özel bir okulda edebiyat öğretmeni, formasyon almış ve Kocaeli Üniversitesi’ni bitirmiş. Açlık sınırının biraz üzerinde kazanıyor. İşini iyi yapmaya çalıştığı için migren krizleriyle eve dönüyor. Kavgalarımızın yarısından çoğu ekonomik, fark ediyorum. Hatta günden güne daha fazla fark ediyorum… Çünkü yoksuluz. O bir öğretmen ve yoksul. Yoksul bir öğretmen her gün iyi bir vatandaş yetiştirmeye çalışıyor.
Gazeteciyim.
İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okudum. Marmara Üniversitesi’nde Ortadoğu ve İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde sosyoloji ve antrpoloji alanında yüksek lisans yaptım. Uğur Mumcu Vakfı’nda gazetecilik eğitimi aldım. Bir yıl Birleşmiş Milletler Göç Örgütü adına Kocaeli’de saha liderliği yaptım ve proje yürüttüm. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi’nde sosyoloji lisansı da bitirdim. Yazılarım dergilerde, gazetelerde yayınlandı. Stajımı Cumhuriyet Gazetesi’nde yaptım. Geldiğim noktada ben yoksulum… Eşimle benim maaşımı topladığında haneye girmesi gereken ve yoksulluk sınırını geçtiğiniz 98 bin 188 lirayı yakalayamıyoruz. Hiç uzatmaya gerek yok, biz kendi hayatımızda da bunu test ediyor ve yaşıyoruz, yoksuluz. İkimize birden kaliteli mont ve ayakkabı almaya kalkarsak evde bir iki saat plan yapmak zorunda kalıyoruz. Eğer İstanbul ya da Ankara’ya gideceksek 1-2 ay önceden hazırlık yapıyoruz çünkü orada harcayacağımız para aylık dengemizi bozacak. Biz yoksuluz. Eğer telefonlarımızı değiştirmek istersek 5-6 ay belki daha da uzun süre plan yapmak zorundayız çünkü biz yoksuluz. Cumhuriyete sadık bir öğretmen, satın alınamayan bir gazeteci Türkiye’de yoksul kalmak zorunda. Çünkü boyunları bükülemiyor çünkü bir partiye üye değiller çünkü özgür kalmak istiyorlar. Sadakatlerini sadece cumhuriyete sunmak istiyorlar. Düzen ise sadakat ve itaat istiyor; eğer sadakatini sunar itaat edersen seni yoksulluktan çıkarırım diyor. Ben bu oyuna katılmayacağım. Bir efendim olmayacak. Yine çok sevdiğim bir şair şöyle söylemiyor muydu? “Tanrı sattığınız o pazarlara kurşun yesem dahi girmeyeceğim.”
Ülkeme aşığım.
Yoksulluktan utanıyorum ve girdiğim yoldan pişmanım zannedilmesin. Ülkemi sevmediğim, ondan nefret ettiğim de… Pişman değilim, utanmıyorum ve ülkemi çok seviyorum. Lakin Türkiye Cumhuriyeti Devleti bana borçludur. Eğer cumhuriyetin öğretmeni ve gazetecisi yoksulsa kusuruma bakmayın bana borçlusunuz. Yoksulum ve alacaklıyım. Türkiye’de devletin sırtından geçinen akbabaların sayısı artıyor ama insanlar küçülüyor. Bu düzen insanı böcek gibi görüyor. Bu düzen insanı insana yabancılaştırıyor, düşman ediyor. Bu düzende namuslu olmak enayilik, dürüst olmak salaklık, fakirlik suç ve itiraz ihanet olarak anlaşılıyor. Hepsini değiştireceğiz. Devlet halktan, milletten büyük değildir. Bir ömrüm var bunu halkın devletten büyük olduğunu anlatmaya ve alacağımı tahsil etmeye adayacağım. Yoksulum ve bunun sebebi sizsiniz, tercih ettiğim hayat değil… Bunu normalleştiremeyeceksiniz.