Akıntıya Karşı mı, Kendine Doğru mu?
Tehlike anlarında insanın içinden geçen ilk şey çoğu zaman aynıdır:
Birine sarılmak, bir omuz bulmak, bir ses duymak, “yalnız değilsin” hissine tutunmak…
Çünkü bazı anlar vardır, insanın kendi içinde taşıyamayacağı kadar ağırdır. Bununla birlikte tam da o anlarda, fark etmeden başka bir şey daha yaparız.
Hayata karşı koymaya başlarız. Olanla değil, olmasını istediğimizle savaşırız. Akıntıya karşı yüzmeye başlarız.
Belki bir ilişkiyi zorlarız,
Belki gitmesi gerekeni tutarız,
Belki de artık bize iyi gelmeyen bir düzenin içinde kalmak için kendimizi ikna ederiz.
Çünkü bırakmak zordur.
Çünkü kabullenmek, çoğu zaman yenilgi gibi hissettirir.
Oysa her direnç, güç göstergesi değildir. Bazen sadece yönünü kaybetmiş bir çabadır.
Ve sonra yorgunluk gelir. Sessiz, ağır ve derin bir yorgunluk…
Bedenden çok kalbe yerleşen, zihni susturmayan bir yorgunluk.
İşte o noktada sorarız: “Ben neden olmuyor?”
Cevap çoğu zaman sandığımız yerde değildir. Çünkü mesele çoğu zaman “olmaması” değil, Bizim hâlâ orada olmaya çalışmamızdır.
Sarılmak güven ister.
Kendini birine açmak, kırılmayı göze almak demektir.
Ama yön değiştirmek…
İşte o, bambaşka bir cesaret ister.
Alıştığın yoldan çıkmayı, bildiğini bırakmayı,
Hatta bazen yeniden başlamayı…
İkisi aynı anda zor geliyorsa, belki de sorun gücünde değildir.
Belki de sadece ritmini kaybetmişsindir.
Çünkü hayat bazen hızla değil, uyumla akar.
Her şey zorlanarak olmaz. Bazı şeyler, ancak bıraktığında yerine oturur.
Akıntıyla kavga etmek sandığından kolaydır.
İnsanı tüketen şey kavga değil,
Nereye gittiğini bilmeden çırpınmaktır.
Belki de artık kendine şu soruyu sorma zamanı gelmiştir:
Gerçekten ilerliyor muyum?
Yoksa sadece direniyor muyum?
Ve daha önemlisi…
Bu yol, beni gerçekten gitmek istediğim yere mi götürüyor?