“İtaat” mi, “Vicdan” mı?

Dr.Öğr.Üyesi Serkan Engin

Dr.Öğr.Üyesi Serkan Engin

Tüm Yazıları

Bazen, “Nasıl bir döneme denk geldik” diye sizin de aklınızdan geçiyor mu?

Uzakta, yakında, dünyanın farklı bölgelerindeki gidişata baktığımızda hukukun öncelendiği ülkelerde bile akla hayale sığmayacak, bu kadar da olmaz dediğimiz olaylar oluyor.

Bu durum sadece birey ile birey, birey ile devlet arasındaki ilişkilerde değil devletler arasındaki ilişkilerde de maalesef böyle.

Bunun son örneği de Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun ABD tarafından kaçırılması oldu.

Olayın, tarihte örneğine az rastlanan bir şekilde saraydan kız kaçırma misali, uluslararası hukuk kuralları hiçe sayılarak gerçekleştiği anlaşılıyor.

Yine yakın zamanda Başkan Donald Trump, ABD'nin Grönland'ın kontrolünü ele geçirmesi gerektiği yönünde çıkış yaptı ve bu konuda kararlı görünüyor.

Trump bu olay ile ilgili olarak ABD'nin uluslararası arenadaki yetkilerinin sınırının "kendi ahlakı ve kendi aklı" olduğunu belirterek, "Uluslararası hukuka ihtiyacım yok" değerlendirmesini yaptı.

Dünyanın hali Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisindeki duruma benzemeye başladı.

Diziyi izlemeyenler için konusunu şöyle açıklayabiliriz.

Dizide, belli başlı beylikler, bir bölgenin yönetimini ele geçirmek için politik entrikalar ve ihanetlerin olduğu ortamda, gücü yeten yetene kıyasıya bir savaşa girişiyor ve güçlünün kazanması dışında neredeyse hiçbir kural yok.

Dizinin yazarı George R. R. Martin, senaryonun uzak tarihsel süreçten esinlenilerek kaleme alındığını dile getirdi. Adı üstünde bir dizi ve gerçeklik payı var ise de günümüzden çok öncesini anlattığı aşikâr.

Halbuki insanlık çok evrimden geçti ve kralların hiçbir kurala bağlı kalmadan istediği şekilde toplumu yönetmesi hali 1200’lü yılların başında Magna Carta bildirisinin imzalanması ile kısıtlanmış oldu.

Bu bildiri bir uzlaşmaydı, ancak aynı zamanda yargı ve yerel yönetimde reformlar sağlamayı amaçlayan önemli maddeler içeriyordu. Magna Carta günümüz hukuk sisteminin ve insan haklarının en önemli kilometre taşlarından birisi kabul edilmektedir.

Devamında, tarihsel süreç içinde insan hakları ve hukuk açısından önemli gelişmeler, 1700’lü yıllarda Sanayi Devrimi’nin, 1789 yılında Fransız İhtilali’nin olması ve Amerikan İç Savaşı sırasında ABD Başkanı Abraham Lincoln tarafından savaş yetkileri kapsamında verdiği başkanlık emri olan Özgürlük Bildirgesi’dir.

İnsanlığın bu anlamda daha ileri gitmesi beklenirken yazının başında belirttiğim olayları görünce geri gitmese bile bir duraksama dönemine girdiğini söylemek sanırım çok yanlış olmaz.

Tarihin her döneminde birey veya kamu otoritesi tarafından yapılan hukuka ve insanlığa aykırı davranışın otorite tarafından bizzat yapılmayıp başkalarına emir verme veya yönlendirmeyle yaptırtıldığı görülür.

O zaman şu soruyu sormak gerekir. Bu konuda yönlendirilen kişi bunu neden yapar? Ya da isterseniz soruyu değiştirelim.

Otorite isterse yaptığınızın yanlış olduğunu bilseniz bile başka bir insana zarar verir misiniz?

Vermem diyor olabilirsiniz. Bireysel olarak cevabımız bu ama o zaman günlük hayatta etrafımızda, toplumlar, devletler arasında bu kadar kötülük, sorun neden var?

Bunun cevabını psikoloji konusunda çalışan 1933-1984 yıllar arasında yaşayan akademisyen Stanley Milgram yaptığı çalışma ile veriyor.

Milgram’ı bu çalışmaya iten sebep, ikinci dünya savaşı öncesinde Nazilerin yükselişini ve savaş sonrasında düşüşünü görmüş, Alman Mahkemeleri’nde yargılanan Nazi subaylarının savunmalarını izlemiş olması. Sanıkların pek çoğu savunmalarında, işledikleri insanlık suçlarını bireysel bir eylem olarak görmediklerini, sadece emirleri uyguladıklarını söylerler.

Milgram tasarladığı itaat deneyini yapmak için 1961 yılında çalıştığı Yale Üniversitesi’nin bulunduğu şehrin gazetesine deney için gönüllüler arandığı şeklinde bir ilan veriyor.

Milgram ikinci dünya savaşını yakından izliyor ve dünyayı-özellikle Almanya’yı-kasıp kavuran şiddet eğilimini, insanların emir komuta zinciri içinde tanımadığı insanlara neden işkence yaptığını anlamak için deney yapmak istiyor.

İtaat Deneyi adını verdiği deney için farklı mesleklerden insanlar seçiliyor.

Deney günü katılımcılar içeri girdiğinde kendilerini oldukça resmi-masaların askeriyede veya devlet dairesinde olduğu gibi konumlandığı-ortamda müdür olarak belirtilen beyaz önlüklü bir kişi karşılıyor. Burada amaç müdürü otorite olarak konumlandırmak.

Deneye katılan gönüllülere, deneyde öğrenci ve öğretmen olmak üzere iki farklı rol olduğu söylenir ve öğretmen müdürün yanındaki bir masaya oturtulur.

Öğretmene hemen yan odada öğrencinin oturduğu söylenir. Öğrencinin sesi öğretmenin olduğu odadan rahatlıkla duyulabilmektedir.

Öğretmenin görevi, yan odada bulunan öğrenciye bazı kelimeleri öğretmek ve öğrenci her hata yaptığında masasında bulunan cihaz ile öğrenciye elektrik şoku vererek onu cezalandırmaktır.

Cihazın göstergesi 0 ile 450 volt arasında değişmektedir.

Öğrencinin hatası arttıkça öğretmen voltajı sıfırdan yukarıya doğru arttırmaktır.

Her deney setinden önce öğretmen ve öğrenci rolündeki kişi bekleme odasında karşılaşır.

Öğretmen rolündeki kişi, öğrenci rolündeki kişinin gönüllü katılımcı olduğunu sansa da aslında öğrenci görevli asistandır.

Bekleme odasında, öğrenci rolündeki asistan öğretmene kalp problemi olduğunu, fazla voltajın kendisini öldürebileceğini söyler.

Burada amaç, öğretmenin, öğrencinin sorununu bilmesine rağmen ne kadar ileri gidebileceğini anlamaktadır.

Deney başlayınca, öğretmen rolündeki katılımcı, öğrenciye sorular sorar ve her yanlış cevapta elektrik şoku verir.

Başlarda öğrenciden hafif rahatsızlık sesleri gelse de devamında çığlık sesleri artar ve “Dayanamayacağım kalbim çok acıyor, ölmek üzereyim, durman lazım” diye bağırır (Aslında bunlar daha önce kaydedilen sesler ancak bunu öğretmen bilmiyor).

Bu noktada öğretmen deneye devam edip etmeme konusunda ikilimde kalır ancak bu sefer yan masada duran müdür;

“Deneyin devam etmesi gerekiyor. Başka seçeneğin yok, devam etmelisin” şeklinde talimat verir.

Deneyin amacı, öğretmenin, beyaz önlük giyen müdür rolündeki kişinin talimatlarını ne kadar yerine getirdiğinin tespit edilmesidir.

Deney sonucunda, deneye katılanların %65’inin cihazdaki maksimum voltaj seviyesi olan 450 voltu diğer kişiye uyguladığı görülmüş.

Bu çok yüksek bir itaat oranı…

Sıradan bireyler, hiç tanımadıkları ve hasta olduğunu bildikleri birisine, sırf otorite sahibi kişi istiyor diye işkence yapabiliyor.

İtaat Deneyi, insanların çoğunluğunun, vicdanının sesi yerine otoritenin talimatını dinleyerek karşı tarafa zarar verebildiğini gösteriyor.

Anlatılanlar için, bu bir deney diyebilirsiniz.

Ancak günlük hayatımızda iş yerinde, okulda, toplum hayatında, yönetim kademelerinde, ülkeler arası ilişkilerde pek çok kişinin, düzen bozulmasın diye otorite saydığı kişilerden gelen talimatları kendi kişisel tercihi ve vicdanının önüne koyduğunu yaşayarak görüyoruz.

İnsanlar, belki kendi başlarına şu kişiye şu zararı vereyim demiyor ama bir otorite onlara doğrudan ya da dolaylı olarak bunun yapılması için talimat verdiğinde, otoritenin vardır bir bildiği diyerek emri/isteği uyguluyor.

Milgram’ın deneyinden gördüğümüz insanın itaatkâr bir varlık olduğu ve bu konuda zaaflarının bulunduğu.

O zaman, daha iyi bir toplum ve yaşanabilir dünya için, fertlerin kime emir verme yetkisi verdiğini sanırım daha iyi tartması gerekiyor.