Adam dövmek orucu bozar mı?

Dr.Öğr.Üyesi Serkan Engin

Dr.Öğr.Üyesi Serkan Engin

Tüm Yazıları

Ramazan ayının ilk günlerinde sosyal medyada önüme iki farklı haber düştü.

Bunlardan ilki ilimizdeki bir kişinin aracından inerek trafikte tartıştığı kişinin üzerine bıçakla yürümesiydi.

İkincisi ise bir otelin “lüks iftar menüsü” diye bir hazırladığı içinde kuş sütü hariç her türlü yiyeceğin olduğu fiyatı yüksek bir yemek listesiydi.

İkincisinde hukuken bir sorun yok ama her ikisi de bize öğretilen Ramazan ayının ruhuna aykırıydı.

Çünkü bu ülkede yaşayan hemen hemen herkese öğretilen veya çocukluğumuzda izlediğimiz televizyon programlarında sıkça duyduğumuz şeyler Ramazan ayının gücü olmayanların halinden anlandığı, sabrın öğrenildiği, iyiliği, güzelliği ve yardımlaşmayı arttırmayı vesile kılan bir ay olduğuydu.

Bunlarla büyümüş birisi olarak, oruçlunun veya Ramazan ayının ruhunu derinden hisseden birisinin sabırsız ve sinirli olması, her şeye patlamaya hazır bomba gibi yaklaşması, dilinden kaba sözleri düşürmemesi bana hep garip gelmiştir.

Garip gelen bir diğer şey de iftar yemeklerinin bir statü göstergesi haline gelmesi, lüks vb şekilde kategorize edilmesi.

Halbuki Ramazan’daki amaç gelir düzeyi düşük, yılın kalanında gıdaya ulaşmakta güçlük çeken insanların da buna ulaşabilmesinin sağlanması olmalıydı.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da gördüğümüz, zaten yılın 11 ayında belli imkana sahip, yiyip içmede sorun yaşamayan kurum personelleri, sivil toplum derneklerinin üyelerinin Ramazan ayındaki iftarlarda yemeye devam etmeleri.

Yanlış anlaşılmak istemem Ramazan ayı vesilesiyle misafirliklerin artması insanların arkadaşları, eşi dostu ile zaman geçirmesi, iş yerinde çalıştığı kişilerle paylaşımının artması, aynı amaç uğruna çalışan sivil toplum üyelerinin iftar yapıp kaynaşması çok güzel bir şey.

Buradaki kastım zaten imkanlara ulaşmakta güçlük çeken kâğıt toplayarak hayatını idame ettirmeye çalışan kişilerin, o gün karnını doyurmak için elindeki mendilleri satmak zorunda bırakılan küçük çocukların Ramazan ayı dışındaki 11 ayın kaderini Ramazan ayında da yaşaması, o iftar salonlarına, bariyerlerle çevrili alanlara girememesinin yanlışlığıdır.

Hakkını yemeyelim, bazı belediyeler iftar çadırları kurup dileyenin girip karnını doyurabildiği ortamlar sağlıyorlar.

Belki bunların sayısının artması… Ya da dur, daha geniş perspektiften bakarsak belki de bunlara ihtiyacın hiç olmaması ve dileyenin dilediğini alıp yiyebileceği imkanlara yıl boyunca sahip olması hedeflenmelidir.

Ramazan ayının ilk günlerindeki gördüğüm bu iki görüntünün aklımdan geçirdikleri bunlardı. Şu ana kadar yazılanlar akıldan geçenlerin dışa vurumuydu.

Ama aradan zaman geçtikçe durumun yukarıda yazdıklarım kadar basit olmadığını, olayın karnın doymasına indirgenemeyeceğini insanların bazılarının hayatta kalma mücadelesi verdiğini anlıyoruz.

Çünkü yukarıdaki satırları yazmaya iten bahsettiğim görüntülerden sonra aşağıdaki daha başka haberler de önümüze düşmeye devam etti.

  • 27.02.2026 tarihinde İzmit ilçemizde eşi ve yeni doğmuş bebeği ile araçta giden kişiye başka bir şoför tarafından silah çekildi
  • 27.02.2026 tarihinde İzmit ilçemizde pide kuyruğundaki bir vatandaş silahlı saldırıya uğradı
  • 27.02.2026 tarihinde Körfez ilçemizde evinde boğazı kesilmiş halde bir kadın bulundu
  • 02.03.2026 tarihinde Körfez’de bıçaklı sürücü kavgası kanlı bitti
  • 02.03.2026 tarihinde İstanbul’da öğretmen öğrencisi tarafından görev yaptığı okulda öldürüldü
  • 03.03.2026 tarihinde bir kadın ve küçük kızı Zeytinburnu sahilinde ölü bulundu. Küçük kızın babası tarafından istismar edildiği iddiası ileri sürülüyor
  • 06.03.2026 tarihinde İstanbul Fatih’te bir kadın çocuğunu okul önünde beklediği sırada boşanma aşamasındaki erkek tarafından vurularak öldürüldü
  • 07.03.2026 tarihinde Etiler'de gece kulübü ateşe verildi, bir gün sonra sahibi evinin önünde öldürüldü

…..

Günler ilerledikçe haberler hala bu minvalde sürüp gidiyor.

Elbet Ramazan’da olmamız bazıları için fark etmiyor.

Bu kadar kutsal bir ay içinde hatta yılın herhangi bir ayında bu kadar kötü olayın, ölümün olması normal değil.

Bunun hukuki ve sosyolojik açıdan incelenmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

Halbuki çok da uzak olmayan zamanlar önce Ramazan ayı içinde duyduğumuz en kötü haberler bazı kişilerin oruç tutmayan başka kişileri dövmesi olurdu.

Şiddetin her türlüsüne karşı birisi olarak, insan maalesef en azından bu tür, ölümün olmadığı haberleri bile arar hale geliyor.

Bu yaşadıklarımızı sadece bireysel olaylar olarak değerlendirmek de sanırım bizi yanılgıya götürür.

Elbet bu olayları yapanları aklamak amacı taşımıyor bu dediğim.

Ama, çözüm için öncelikle durum tespitini doğru yapmak gerekiyor.

Yaşı yetenler hatırlayacaktır. 80’li, 90’lı yıllarda dizilerimiz Bizimkiler, Perihan Abla, Süper Baba, Ekmek Teknesi, Mahallenin Muhtarları, Çılgın Bediş, İnce İnce Yasemince gibi aile ve mahalle olaylarını konu alan dizilerdi.

Ama sonradan diziler birer birer silahların havada uçuştuğu, çatışmaların dakikalarca sürdüğü, kavganın dövüşün eksik olmadığı, kirli sakallı bıçkın delikanlıların genç kızlara ya benimsin ya kara toprağın repliklerini bolca söylediği ve ona karşı zor kullandığı bir hale geldi.

Eğitimli, naif ve kurallara uyan insanların saygı gördüğü bir toplumdan, eğitimli kişilerin hor, kurallara uyan insanların saf olarak görüldüğü, doktor dövmenin övünç meselesi yapıldığı bir hale geldik.

Öğretmenlerin önce -hepsi olmasa bile bazı- veliler tarafından, sonra öğrencileri tarafından saygı görmeyi bırak ezilmeye çalışıldığı bir ortama evrildik.

Belki de bu ve buna benzer süreçlerin sonucu olarak bu noktaya geldik.

Bu konulardaki sorunları ortadan kaldırırsak, gücü yeten yetene ortamdan kurtuluruz ve insanlar tüm enerjisini hayatta kalmak için harcamak zorunda kalmazlar.

Eğer bunlar gerçekleşirse karnın doyması meselesi kendiliğinden çözülür.

Çünkü hayatta kalmak için verilen mücadele, hayatını kazanmak için verilen mücadeleden çok daha meşakkatli.