Tarihsel Hakikat mi Reyting mi?
Millet olarak tarih dinlemekten hatta çoğu zaman konuşmaktan büyük keyif alıyoruz. Bunun en büyük sebeplerinden birisi de Türk milleti olarak dünya tarihinde büyük izler bırakmamız ve bununla iftihar etmemizdir. Eskilerin başarıları, kahramanlıkları, cihân hâkimiyeti idealleri ya da fedakârlıkları günümüz insanını hem romantik hem de didaktik bağlarla cezb etmektedir. Didaktik diyorum çünkü “tarih tekerrürden ibarettir” sözünü fazlasıyla kullanıp tarihin bize rehberlik etmesini ve adeta kehanette bulunarak bize bir şeyler öğretmesini ümit ediyoruz.
Sokağa çıktığımızda herhangi bir esnafın, pazarcının, simitçinin ya da okuldaki matematik öğretmeninin, spordaki antrenörün, gişedeki memurun tarihi meselelere dair ateşli nutuklar verdiğini görebilirsiniz. Az önce bahsettiğim gibi geçmişle övüncün kodlarımıza işlemesi bizleri birer tarih meraklısı yapmıştır. Ancak asıl soru bu nutukların kaynağı yani tarihi bilginin menşei nedir? Bu kısım sorgulanmalı mıdır? Başka bir ifadeyle tarih kulaktan duymayla yahut sıradan kaynaklarla öğrenilecek bir şey midir? Bu soruların her biri uzun cevaplar gerektirse de tarihin ciddi bir mesele olduğunu hatırda tutmak gerekir.
Ülkemizdeki tarih öğrenme kaynaklarından bir tanesinin son zamanlarda özellikle dikkat çekici hâle geldiğini düşünüyorum. Yaklaşık on yıldır artan şekilde bir furya hâline gelen tarihi televizyon dizileri… Akşam işten geldikten sonra elinize kumanda alıp televizyon izlediğinizde belki de her iki kanaldan birinde tarih dizisine denk gelebilirsiniz. Bu durum uzun yıllardır geçerliliğini korumakta. Sürecin uzunluğu, yapımların toplum tarafından kabul gördüğünü ve ilgi ile karşılandığının göstergesidir. Peki o takdirde toplumda geniş kabul gören ve ictimaî bilince doğrudan etki sağlayan bu yapımların realitesini de tartışmak gerekmez mi? Tv yapımlarının kurgu içermesi bu işin doğası gereğidir. Bu hakikati kabul etmekle birlikte geçmişte gerçekten yaşamış kişi ve kurumları anlatan tarihi dizilerin realiteye ne denli bağlı kaldığını sorgulamak gerekmez mi? Bu zaten kurgu diyerek kabullenmek sokakta konuşulduğunda övündüğümüz geçmiş kahramanlarımızı da kurgusallaştırmaz mı?
Tarihten esinlenerek kurgu yapmak belli ölçülerde kabul edilebilir ancak tarihin bir ekonomik kazanım noktası hâline getirilmesi ülkemizde yaygınlaşan bir problemdir. Israrla tekrarlanan benzer sahneler ve gerçeklikten kopuk yaklaşımlar tarihi çarptırdığı gibi geçmişte yaşamış önemli kişi ve kurumları da itibarsızlaştırmaktadır.
Sınırları Çin’den Anadolu’ya kadar uzanan Selçuklu Devleti’nin sultanını her hafta ormanda pusuya düşen bir hükümdar olarak göstermek ve bu tutumda ısrarcı olmak övündüğümüz tarihimizi küçültmekten başka nedir? İki kıta ve sayısız memlekete hükmeden, imparatorları vergiye bağlayan bir sultanı yanındaki 10 fedaisiyle birlikte daima düşman pususuna düşerken sahnemelek makul bir tutum değildir. Bu hükümdarlar da aynı günümüzün devlet adamları gibi geniş güvenlik önlemleri altında hareket etmekte ve her anlarını plânlı yaşamaktadır. Başroldeki “jön” oyuncunun kılıçla maharetini göstermek için ısrarla vurgulanan bu ve benzeri sahneler tarih bilincimize hiçbir fayda sağlamaz. Meşhur hükümdarları yüceltmek (!) için kurgulanan yapay düşmanlar, fantastik boyutlara varan kurgular, gerçekten uzak konuşma tarzları ve tarihle uyumsuz kıyafetler…
Velhâsıl tarihe ilgi duyan insanımızın; merakını gidermek için başvurduğu, ilgi gösterdiği yapımlarda da ciddi güvenilirlik problemleri vardır. Ülkemizde I. Süleyman’a (Kanuni) dair tartışmaların uzun süre bir televizyon programı üzerinden sürdürüldüğü düşünülürse bu meselenin hafife alınmaması gerektiği anlaşılacaktır.