Mehmet Akif Ersoy
27 Aralık 1936 tarihinde, bundan tam 89 yıl önce İstanbul’da vefat etmiş; 63 yıllık hayatını II. Abdülhamid dönemi, İttihat ve Terakki devri ve Cumhuriyetin ilk yılları olarak adlandırabileceğimiz üç ayrı tarihsel safhada geçirmiştir.
Bu dönemler, tarihsel süre bakımından görece kısa sayılabilir; ancak günümüzü anlamada yoğunlukları ve etkileri itibarıyla, gerek düşünce arka planımızın gerekse toplumsal yapımızın şekillenmesinde bu denli belirleyici başka dönemler neredeyse yoktur.
Mehmet Akif, işte bu dönemlerde şiirleri yazmış, o dönemlerin içinden seslenmiştir. Şiirlerin düz yazıdan farkı , okuyucuya duyguları da geçirebilmesidir.( Bu fark tüm sanat dalları için geçerlidir. İnsan sadece akıldan ibaret değildir. Hatta çoğu zaman duygular daha belirgindir.)
Akif, Safahat adlı eserinde bir araya getirdiği şiirlerle bunu hakkıyla başarmıştır. Safahat; sayfalar, devirler ve dönemler anlamına gelen ismiyle de müsemma bir şekilde, şairin yaşadığı çağların sosyo-kültürel iklimini, umutlarını ve umutsuzluklarını, kısaca insanı bulunduğu devir içinde anlatır.
Safahat’ın önsözünde yer alan ve eserin neden okunması gerektiğini açıklayan gerekçeyi, Mehmet Akif yine bir şiir aracılığıyla şu şekilde ifade eder:
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Eğer Akif’i dinleyip okumaya başlarsanız—ki ne yazık artık çoğumuz için bir sözlük eşliğinde—yalnızca yaşadığı devirlerin sosyo-kültürel iklimini görmekle kalmaz, onu derinden hissedersiniz de.
Yaşadığı devirlerde ki karanlıklar da, bir ışık olmuş, ümit aşılarken şöyle seslenmiştir:
Ye’s öyle bir bataklıktır ki düşersen boğulursun;
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Ancak Âkif, ümit aşılamaya çalışırken hiçbir zaman gerçeklikten kopmamış; Küfe adlı şiirinde yetim Hasan’ı anlatırken, aynı zamanda kendi çaresizliğini de dile getirmiştir. Bu hissin, Safahat’la sonradan birleştirilen ve Hakkın Sesleri başlığı altında yayımlanan şiirlerinden birinde daha da belirgin biçimde hissedildiği söylenebilir.
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
“Yandık!” diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
……
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
Ne hissettiyse onu yazan, özü- sözü bir olan, hayatını imanına şahit kılan bu mütefekkire Allah’tan rahmet diliyorum.