Harcamayı anlamak
İhtiyacınız olmayan şeylere harcama yapmayın deyip, ekonomi literatürünü ve yazımını katletmeyeceğim.
Her bilim dalı, günlük hayatta kullanılan kelimelere çoğu zaman farklı anlamlar yükler. Bu özel anlamlara terimsel anlam ya da jargon denir. Düşüncelerimizi, kelimeler ve bu kelimelere yüklediğimiz anlamlar üzerinden inşa ederiz. Kelimeler üzerinde ortak bir anlam birliği sağlanamadığında ise karşılıklı anlaşma mümkün olmaz; bu durumda ya anlatmak istediğimizi karşı tarafa aktaramayız ya da yanlış aktarırız.
Ekonomide de bu tür kelimeler bulunmaktadır ve bunlardan biri ihtiyaç kavramıdır. İhtiyaçlar sınırsızdır — çok şükür ki ömür sınırlıdır — ve tüketilmesinden ya da kullanılmasından haz aldığımız, yokluğunda ise üzüntü veya elem duyduğumuz her şey ihtiyaç olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, sakızdan barınma ihtiyacımızı karşılayan eve; bir dizi filmden ekmeğe kadar sınırsız sayıda şey ihtiyaç kavramı içerisinde yer almaktadır.
Tüketiciler yani bizler sınırlı kaynaklarımızla, başka bir ifadeyle gelirimizle, sınırsız ihtiyaçlarımızı kendimize en yüksek faydayı sağlayacak mal ve hizmet bileşimiyle karşılamaya çalışırız. Bu mal ve hizmet bileşiminden elde edilen toplam fayda her tüketici için öznel nitelik taşır. Belirli bir mal ve hizmet kombinasyonu bir tüketici için en yüksek faydayı sağlarken, başka bir tüketici için aynı sonucu vermeyebilir.
Bir tüketici için maliyet, sınırlı geliriyle oluşturduğu mal ve hizmet kombinasyonu içerisinde yer alan mallar değil; bu kombinasyona dahil edilemeyen, yani vazgeçilen mal ve hizmetlerdir. Başka bir ifadeyle, tercih edilen elmanın maliyeti, sınırlı bütçe nedeniyle kombinasyona giremeyen armuttur.
Klasik iktisatta, tüketicilerin tercihlerini rasyonel davranarak ve kendilerini en yüksek fayda düzeyine ulaştıracak şekilde yaptıkları kabul edilir. Ancak bu varsayım gerçekten geçerli midir? Tüketicilerin kararlarının her zaman rasyonel olmadığını savunan ve bu çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülen psikolog Daniel Kahneman’dan , bu bakış açısına önemli bir itiraz gelmiştir.
Tüketiciler, bazı durumlarda oluşturdukları mal ve hizmet kombinasyonlarıyla kendileri için en yüksek fayda düzeyine ulaşamayabilirler. Bunun nedeni, hem tüketicilerin kendi davranışsal özellikleri hem de çeşitli yollarla yönlendirilmeleri, hatta yanıltılabilmeleridir. Bu durumu çoğu zaman, yaptığımız tüketim tercihlerinden sonra duyduğumuz pişmanlıkla fark ederiz. Söz konusu pişmanlık, aslında beklenen faydanın elde edilememesinden kaynaklanır; başka bir ifadeyle bu pişmanlık, bizi daha yüksek bir fayda düzeyine taşıyabilecek mal ve hizmetlerden mahrum kalmış olmanın verdiği acıdır.
Bizi bu duruma sürükleyen temel unsur, insan olmamızdır. İnsan, doğası gereği yanılmaya meyillidir. Ancak kişi kendisini yani kendi eğilimlerini, zaaflarını ve sınırlarını ne kadar iyi tanırsa, kararlarında o ölçüde daha az yanılgıya düşer.
İnsanı, yani kendimizi tanıma yolunda önemli katkılar sunan Daniel Kahneman’ın Türkçeye Hızlı ve Yavaş Düşünme diye çevrilen kitabı, bu açıdan iyi bir seçenek olabilir. Bazı kitaplar, düşünce ve davranışlarımızı şekillendiren; bir anlamda zihniyetimizi oluşturan “veri tabanına” katkı sağlar. Söz konusu kitap da bu tür eserlerden biridir.
Kahneman, bu çalışmasında karar alma süreçlerimizin ne kadarının sezgisel, ne kadarının bilinçli ve rasyonel olduğunu sorgulatırken, kişinin kendisiyle yüzleşmesine de imkan tanır. Bu yönüyle Hızlı ve Yavaş Düşünme, yalnızca iktisat ya da psikoloji alanında değil, insanın kendini tanıma serüveninde de önemli bir katkı sağlamaktadır.
Yazımı, bizim Yunus’un, ilmin özünü kendini bilmekte gören dizeleriyle bitirmek istiyorum:
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen,
Bu nice okumaktır.