Ak akçe kara gün içindir
Son günlerde, İran-ABD-İsrail gerilimi gibi jeopolitik gelişmelerin ekonomik etkileri, yalnızca çatışmanın tarafı olan ülkelerle sınırlı kalmamaktadır.
Söz konusu gerilimin, petrol lojistiğinin en kritik merkezlerinden biri olan Basra Körfezi üzerinde baskı oluşturması, petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açmaktadır. Bu durum ise enerjiye bağımlı tüm ekonomileri etkileyerek küresel ölçekte bir ekonomik etki yaratmaktadır.
Ülkemiz, enerji ithalatçısı bir ekonomi olması nedeniyle bu gelişmelerden en fazla etkilenen ülkeler arasında yer almaktadır. Özellikle son iki yılı aşkın süredir uygulanan dezenflasyonist politika çerçevesinde, politikanın temel unsurlarından biri olan döviz kurunun beklenen enflasyona kıyasla daha sınırlı artmasının sağlanması yoluyla enflasyon kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır.
Ancak petrol fiyatlarındaki artışın, hem üretim maliyetlerini yükseltmesi hem de cari denge üzerinde baskı oluşturması nedeniyle bu süreci olumsuz etkileme olasılığı ortaya çıkmaktadır.
Bu etkileri azaltmak amacıyla merkez bankasının aktifinde yer alan altın rezervlerini kullanması, yani bu varlıkların satış veya swap işlemleri yoluyla dövize dönüştürülmesi, olağan bir politika aracıdır. Nitekim merkez bankalarının rezervleri, tam da bu tür olağanüstü dönemlerde ekonomiyi dengelemek amacıyla tutulmaktadır.
Dolayısıyla söz konusu varlıkların satılması ya da takas edilmesi, bu rezervlerin “yakıldığı” veya israf edildiği anlamına gelmemektedir. Aksine, bu durum rezervlerin işlevine uygun şekilde kullanıldığını göstermektedir.
Nitekim bireyler de benzer şekilde, ihtiyaç duyduklarında altın veya döviz birikimlerini nakde çevirirken varlıklarını ziyan etmiş sayılmazlar; yalnızca birikimlerini farklı bir forma dönüştürmüş olurlar.
Merkez bankasının altın rezervlerini dövize çevirerek, döviz piyasasında alım-satım işlemleri yoluyla kur üzerinde etkide bulunması ve döviz kurunu önceden belirlediği bir bant içerisinde tutmaya çalışması devam edecek gibi görünüyor.
Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, gazete manşetlerinde sıkça karşılaştığımız “dolar rekor kırdı” ifadeleri, çoğu zaman ekonomik gerçeklikten ziyade okuyucunun dikkatini çekmeye yönelik söylemlerden ibarettir.
Zira mevcut politika çerçevesinde döviz kuru her ay rekor kıracak ama bu rekor bir önceki aya göre çok sınırlı olacaktır. Dolar kurunun, her ay belirli bir oranda artması zaten planlanan bir durumdur. Nitekim dolar kurunun aylık %1,2 artış oranında değer kazanması, yıllık bazda bileşik olarak yaklaşık %16’lık bir artışa karşılık gelmektedir. Buda 2026 yılında beklenen enflasyonun altında bir artış oranıdır.
Dolayısıyla bu artışlar, olağan dışı bir “rekor”dan ziyade, öngörülen ve planlanan bir kur patikasının doğal sonucudur.
Asıl dikkat çekici olan ise, Merkez Bankasının iki yılı aşkın süredir enflasyondan daha düşük oranda değer kazanan bir kur politikası izlemesine rağmen, cari dengenin (ithalat–ihracat dengesi) bu politikayı sürdürülemez kılacak ölçüde bozulmamış olmasıdır.
Sonuç olarak, bugün istikrarlı görünen bu denge, aslında hassas bir politika tercihlerinin ürünüdür ve sürdürülebilirliği, önümüzdeki dönemde küresel gelişmeler ve iç ekonomik dinamiklerin seyrine bağlı olacaktır.