Sahne Tozu ve Bir Kentin Hafızası

Ahmet Ekrem Şahin

Ahmet Ekrem Şahin

Tüm Yazıları

Bazı insanlar vardır; onları tanımlamak için tek bir unvan yetmez. Çünkü hayatı tek bir alana sığdırmazlar. Kadir Yükselde tam olarak böyle bir isim. Oyuncu, yönetmen, yazar, akademisyen… Ama aslında hepsinden önce bir “tiyatro insanı”.

Onun hikâyesi, yalnızca bireysel bir sanat yolculuğu değil; aynı zamanda bir kentin, İzmit’in kültürel hafızasının da izini sürüyor. Bugün sanatla uğraşan pek çok insanın içinde bulunduğu temel çelişkiyi Yüksel çok net ifade ediyor:
Tiyatrodan geçinmek çoğu zaman mümkün değil. Ama tiyatrosuz yaşamak da mümkün değil.

Bu noktada tiyatro, bir “meslek” olmanın ötesine geçiyor. Bir yaşam biçimine, hatta bir karakter inşasına dönüşüyor. Çünkü sanat, insanı dönüştürür.
Fark ettirmeden, yavaş yavaş, derinden… Bir sahneye çıkarsınız, bir alkış duyarsınız—ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Sanat konuşulurken çoğu zaman merkez olarak İstanbul gösterilir. Oysa Yüksel’in anlattıkları, Anadolu’nun başka bir yüzünü ortaya koyuyor: İzmit, tiyatroyla yeni tanışmış bir şehir değil. Aksine, kökleri Roma dönemine kadar uzanan bir sahne kültürüne sahip. Bugün bu mirasın modern temsilcileri arasında Kocaeli Bölge Tiyatrosu gibi köklü yapılar var. Bir dönem “tiyatro fabrikası” gibi çalışan bu şehir, sayısız oyuncu, yönetmen ve sanatçı yetiştirdi. Hatta bir ara, nüfusa oranla Türkiye’de en çok tiyatroya giden şehirlerden biri olduğu bile söylenir. Ama… Bugün gelinen noktada sorun yetenek değil. İstek değil. Üretim hiç değil.

Sorun çok daha somut: Mekân.

Kocaeli’de tiyatro yapan ekipler var, oyunlar var, seyirci var.
Ama sahne yok. Kapanan salonlar, erişilemeyen kültür merkezleri ve yetersiz altyapı, üretimin önüne set çekiyor. Özellikle geçmişte önemli bir işlev gören Sabancı Kültür Sitesi’nin devre dışı kalmasıyla bu eksiklik daha da görünür hale geldi. Bugün birkaç sahneye onlarca ekip yüklenmeye çalışıyor.

Bu da şu soruyu doğuruyor:
Bir şehir sanatı desteklemek istiyorsa, önce ona alan açmak zorunda değil mi? Belki de sohbetin en çarpıcı noktası burasıydı. Sanat, insanı “iyi” yapar. Zorla değil, öğreterek değil. Zamanla, fark ettirmeden…

Tiyatroya gelen bir genç “kendimi düzelteyim” diye gelmez. Ama süreç içinde değişir. Daha çok düşünür, daha çok hisseder, daha çok anlar. Bugün toplumda sıkça konuşulan yozlaşma, şiddet ve kopuş meselelerine karşı belki de en güçlü cevap budur: Sanatla temas.

Sanatla hiç ilgisi olmayan biri nereden başlamalı?

Aslında cevap karmaşık değil:

  • İzleyecek
  • Dinleyecek
  • Katılacak
  • Üretecek

Çünkü bu bir zincir.

Bir oyun izlersiniz, sonra merak edersiniz. Bir kursa gidersiniz, sonra sahneye çıkarsınız. Bir alkış alırsınız… ve artık geri dönüş yoktur. İşte o an, meşhur tabirle “sahne tozunu yutmuşsunuzdur.”

Bugün Doğa Tiyatro çatısı altında sahnelenen “Sırra Kadem” gibi yeni işler, bu kültürün hâlâ canlı olduğunu gösteriyor.

Ama bu canlılığın sürdürülebilmesi için bir gerçek var: Sanat, yalnızca sanatçının çabasıyla ayakta kalmaz. Kentle birlikte yaşar.

Ve bir kent, sahnelerini kaybederse…
Bir süre sonra hikâyelerini de kaybeder. Belki de bu yüzden şu soru hâlâ havada duruyor: Bir şehirde tiyatro varsa ama sahne yoksa, o şehir gerçekten sanat üretiyor sayılır mı?