İren Dicle Aytaç, Senin Yolculuğun’a Konuk Oldu: Sinemayı İzlemekten Öte, Anlamaya Dair Bir Yolculuk
Bazı bölümler vardır, daha başında programın tonunu değiştirir. Daha ilk cümleyi kurarken bunun sadece bir söyleşi olmayacağını hissedersiniz. İren Dicle Aytaç ile yaptığımız bölüm de tam olarak böyle bir yerden başladı.

Kimi konukla mesafeyi koruyarak ilerlersiniz, kimi konukla sohbet ilerledikçe mesafe zaten kendiliğinden ortadan kalkar. Bu bölümde ikinci durumun içindeydik. Çünkü konuştuğumuz şey sadece sinema değildi; sinemaya bakma biçimimizdi. İren hocanın hikâyesi aslında birçok sinema sevdalısının içinden geçen ama herkesin yürümeyi seçmediği bir yolu anlatıyor. Çocukluk yıllarından itibaren sinemayla kurduğu bağ, tiyatroyla başlayan ilgisi, sonrasında film atölyeleri, festivaller ve akademi… Özellikle Gezici Festival’de geçirdiği yılları anlatırken sinemanın sadece perdede değil, insan ilişkilerinde ve kolektif üretimde de nasıl bir “yuva” hissi yarattığını görmek mümkündü.
Onun yolculuğunda dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri şuydu: Sinemayı yapmak kadar, sinema üzerine düşünmenin de başlı başına bir üretim biçimi olduğuna inanması. Felsefe altyapısıyla sinema tarihine ve siyasal sinemaya yönelmesi, onu setten çok düşünce alanına yaklaştırmış. Ve bunu anlatırken kurduğu şu denge çok kıymetliydi: Uygulamanın içinde olmak değerli ama teori de sinemanın omurgasını kuran bir damar. Akademinin “kıskanç” bir alan olduğunu söylerken aslında şunu ima ediyordu: Eğer tüm enerjinizi oraya verirseniz sizi tamamen içine çeken bir yapısı var. Ama buna rağmen festivalcilik, danışmanlık ve TRT 2’de yaptığı program gibi alanlarla sahayla bağını koparmamayı da özellikle önemsiyor. Çünkü teori, hayatla temas ettiğinde güçleniyor.
Sohbetin beni en çok etkileyen taraflarından biri ise eğitimcilik meselesiydi. Kendini hiçbir zaman “öğreten” pozisyonunda görmediğini söylediğinde aslında bugünün iletişim fakültelerinde eksikliği hissedilen bir bakış açısını da tarif etmiş oldu. Sınıfı bir derslikten çok sohbet alanı gibi gördüğünü, bilgisini aktarmaktan ziyade merak bulaştırmaya çalıştığını anlattı. Üniversiteyi de tam bu yüzden bir “merak açma” alanı olarak tanımlıyor. Elindeki teoriyi öğrencinin kucağına bırakmak yerine, o teorinin kapısını aralamayı tercih eden bir yaklaşım bu. Belki de bu yüzden ders anlatmayı değil, birlikte düşünmeyi önemsiyor.

Bölüm ilerledikçe sohbet doğal olarak bugünün görsel anlatı dünyasına geldi. Teknolojinin sinemayı nasıl dönüştürdüğünü konuşurken kurduğu denge yine çok netti: Dijitalleşme üretimi demokratikleştirdi ama aynı zamanda niceliği korkutucu biçimde artırdı. Herkesin görüntü üretebildiği bir çağda, görüntünün değeri de aynı hızla aşındı. Sinemanın artık sadece sinemayla rekabet etmediğini, sosyal medya içerikleriyle, dijital platformlarla ve hızla tüketilen video dünyasıyla aynı alanda var olmaya çalıştığını vurguladı. Bu da ister istemez anlatı dilini, seyir süresini ve izleyici algısını dönüştürüyor. Ama tüm bu dönüşümün içinde altını çizdiği en kritik nokta şuydu: Görsel anlatı ne kadar güçlenirse güçlensin, iyi bir hikâye anlatıcısı olmak hâlâ iyi bir okur-yazar olmaktan geçiyor. Bugünün en büyük çelişkisi de belki burada başlıyor. Görsel üretim artarken, derinlikli düşünme ve okuma pratiği aynı hızda artmıyor. Bu da anlatının yüzeyde kalma riskini büyütüyor.
İren hocayla yaptığımız bu bölüm, sinemanın teknik geleceğinden çok düşünsel geleceğini konuştuğumuz bir kayıt oldu. Sinemanın nereye gittiğinden ziyade, bizim sinemaya nereden baktığımızı sorguladığımız bir sohbetti.
Bazen bir program biter ama zihninizde yeni sorular başlar ya…
Bu bölüm de tam olarak öyle bir yerde kaldı.