Gölgelerin ve Destanların Peliküldeki İzi: Türk Sinemasında Türk Mitolojisinin Yolculuğu
Nokta TV ekranlarında sezon boyunca bu toprakların sesini, kokusunu ve hafızasını taşıyan sanatçıları ağırladık. Kimi zaman sahnede bas gitarıyla sabırla ritim tutan bir öğretmenin disiplinine şahit olduk, kimi zaman da "yerli" kalıplarına sığmayacak kadar büyük trajediler yazan kalemlerin dertleriyle dertlendik. Bir önceki yolculuğumuzda ise sinemayı o sarsılmaz tahtına oturtup, onun yokluğunda nelerin 8. sanat olabileceğini hayal etmiştik.
Gelin bugün, sinemanın o büyüleyici 24 karesini ardımıza alarak, bu toprakların en derin, en loş ve ne yazık ki en çok ihmal edilmiş kuyularından birine; Türk mitolojisine doğru bir zaman yolculuğuna çıkalım. Sinemamız, göçebe ruhumuzun o kadim destanlarını, kamların davul seslerini, Alkarısı’nı, Erlik Han’ı veya Şamanik ritüelleri beyaz perdeye aktarırken o ilk taşı nereye koydu, nerede duvara tosladı ve bugün hangi ihtimallerin eşiğinde duruyor?
İşte gölgelerle, unutuşla ve sarsıcı bir kimlik arayışıyla örülen o katmanlı yolculuk:
1. Yeşilçam’ın Fantastik Dönemi: Kostümlü Masallardan "Kült" Kültüre
Türk sinemasının mitolojiyle imtihanı aslında oldukça sarkastik ve nev-i şahsına münhasır başladı. 1970’lerin o kısıtlı imkanlarla harikalar yaratan Yeşilçam’ı, yüzünü batının Hollywood efektlerine döndüğünde, bir yandan da kendi fantastik kahramanlarını yaratma arzusuyla yanıp tutuşuyordu. İşte o dönem, Tarkan ve Karaoğlan gibi çizgi roman uyarlamalarıyla beyaz perdede Hunlar, Göktürkler, kurt figürleri ve asırlık bozkır hikayeleri boy göstermeye başladı.
Ancak bu ilk denemeler, derinlikli bir mitolojik okumadan ziyade, dönemin popüler aksiyon ve macera iştahını doyurmak için kurgulanmış kostümlü masallardı. Kamların (Şamanların) o felsefi derinliği, yer altı ve yer üstü dünyasının o muazzam dengesi, plastik efektlerin ve hırçın kavga sahnelerinin arkasında bir parça yüzeysel kaldı. Yine de o filmler, çocukluğumuzun hafızasında popüler birer kült olarak yer etmeyi ve bozkırın o vahşi estetiğini sinemamıza üflemeyi başardı.
2. Korku Sinemasında Mitolojik Deformasyon: Alkarısı’ndan Cin Kültürüne
Yeşilçam sonrasındaki uzun sessizliğin ardından, Türk sineması mitolojik ögeleri çok daha karanlık, loş ve tekinsiz bir koridorda; korku sinemasında yeniden hatırladı. Türk mitolojisinin o tüyler ürperten dişi figürü, lousalara musallat olan ve karanlık odaların köşelerinde gizlenen Alkarısı, sinemamızın fantastik ve gerilim türü için muazzam bir hammaddeydi.
Fakat burada da sinemamız, o derin kültürel hafızayı hakkıyla işlemek yerine, piyasanın o anlık tüketim refleksine teslim oldu. Mitolojinin o zengin Şamanik kökenleri, Umay Ana ile Erlik Han’ın o felsefi çatışması bir kenara bırakıldı; hikayeler Hollywood vari bir dini eksene ve sabun köpüğü cin filmleri furyasına hapsedildi. Oysa ki elimizdeki malzeme; tıpkı İskandinav mitolojisini dünyaya satan Hollywood veya Kelt mitolojisini iliklerine kadar işleyen Avrupa sineması gibi, dünyaya pazarlanabilecek muazzam bir görsel derinliğe sahipti. Biz ise o zenginliği oda tiyatrolarının dar kulisleri gibi, dar kalıpların içine hapsetmeyi tercih ettik.
3. Yeni Nesil Auteur Yönetmenler ve Şamanik Estatiğin Uyanışı
Peki, umut nerede? Her zaman olduğu gibi, o beyaz A4 kağıdını eline alıp sonsuz bir ihtimale inanan, kamerasını bir dolma kalem gibi ödünsüzce kullanan auteur yönetmenlerimizin vizyonunda. Son yıllarda Türk sinemasında, popüler gişe kaygılarından sıyrılıp bu toprakların kadim Şamanik ritüellerine, doğayla olan o kutsal bağımıza ve mitolojik bilinçaltımıza çok daha entelektüel yaklaşan filmler görmeye başladık.
Taşranın o tekinsiz sessizliğini, doğanın insan ruhunu tokatlayan o vahşi gücünü kadraja alan yönetmenlerimiz, aslında farkında olarak ya da olmayarak Şamanik bir estetiği peliküle akıtıyorlar. Ağaç kültü, suyun kutsallığı, rüyalar ve insan-hayvan arasındaki o akışkan dönüşümler, sinemamızda hak ettiği derinliği yavaş yavaş buluyor. Bu sinema, seyirciyi sadece eğlendirmek için "yaz müziği" yapanların değil; insanı kendi kökleriyle, o en saf hasretleriyle yüzleştiren hayal işçilerinin sinemasıdır.
Perde Kapanırken: Kendi Destanını Yazma Cesareti
Türk sinemasında Türk mitolojisinin kullanımı, ne yazık ki hâlâ tırnaklarıyla kazıyarak yer edinmeye çalışan, direnen bir alan. Biz kendi yazarlarımıza "Türk yazarı" demek yerine "yerli" diyerek onları aşağıya çekmekten vazgeçmediğimiz, kendi mitolojimize de "eski köylü hikayeleri" gözüyle baktığımız müddetçe, batının süper kahraman mitolojilerini izleyip hayran olmaya mahkumuz.
Oysa ki bizim göçebe ruhumuzun destanlarında, o A4 kağıdının sunduğu sonsuz ihtimallerden çok daha fazlası gizli. Ne zaman ki o loş odalardan çıkıp, bozkırın o asırlık davul sesini kurgu masalarımıza, ışık tasarımlarımıza ve senaryolarımıza bir kimlik olarak nakşederiz; işte o zaman Türk sineması evrensel kast sistemini yıkıp kendi tahtını kuracaktır. Because iyi sinema, kendi köklerinden beslenen ve o köklerle insanlığı iyileştiren sinemadır.
Işıklar sönüp de o beyaz perde aydınlandığında, kendi gölgelerimizle ve kadim destanlarımızla gururla karşılaşacağımız o şahane filmlerde buluşmak üzere.