Feryal Bayram: Plazadan Dağa Kaçan Bir Sanat Hikâyesi
Bazı sohbetler vardır, daha ilk dakikasında şunu düşündürür insana:
“Bu sadece bir iş konuşması olmayacak.”
Feryal Bayram’la yaptığımız sohbet tam olarak öyle bir yerden başladı. Grafik tasarım konuşacağız diye oturduk ama konu çok hızlı şekilde çocukluğa, aileye, sıkılmaya, kaçmaya ve en sonunda “ben bu hayatı istemiyorum” deme cesaretine geldi.

Van’da geçen bir çocukluk…
Yokluktan değil ama imkânsızlıktan doğan bir üretme hali. Oyuncak yoksa yapılır, vakit çoksa hayal kurulur. Nakış yapan bir hala, bez bebek diken bir diğeri, anatomi anlatan bir amca… Hepsi üst üste gelince insanın içine fark etmeden bir şeyler birikiyor. O biriken şey de yıllar sonra “sanat” diye çıkıyor karşımıza.
İki yarım üniversite, biraz anarşi, biraz sabırsızlık…
Sonra Marmara Üniversitesi İşletme, plaza hayatı, 25 yaşında yönetim kurulu üyeliği. Dışarıdan bakınca “tamamlanmış” bir başarı hikâyesi. Ama içeride başka bir şey kemiriyor insanı.
En çarpıcı anlardan biri metro sahnesi.
Sabah saatinde, topuklu ayakkabılar ve takım elbiselerle aynı vagondan inen yüzlerce insan. Aynı binaya girip, aynı döngüyü tekrar eden hayatlar. Ve o anda gelen soru:
“Bu mu yani?”
Birçok insan bu soruyu sorar ama çoğu orada bırakır.
Feryal Bayram bırakmamış.
Ertesi gün istifa, İstanbul’dan kopuş, Kocaeli’ne, Samanlı Dağları’nın eteklerine taşınma. Kuşun, çakalın, sessizliğin bol olduğu bir yerde, evin bir katını atölyeye çevirip sıfırdan başlama.
Bu noktada mesele sadece “sanat” değil.
Bu, konforla vedalaşma meselesi.

Grafik tasarımın bir anlatı biçimi olarak seçilmesi de buradan geliyor. Fotomanipülasyon, gerçek insan yüzleri, doğa ile iç içe geçmiş portreler… Hepsinin ortak noktası şu: Gerçeklikten kopmuyor ama gerçekliğin biraz üstüne çıkıyor.
Yapay zekâ meselesi de sohbetin önemli başlıklarından biriydi.
Kaçınılan değil, kavga edilen değil, doğru yerde kullanılan bir araç olarak ele alındı. Feryal Bayram’ın bakışı net: Yapay zekâ hızlandırır ama hissedemez, yönlendirilebilir ama sezemez, Taklit edebilir ama yaşayamaz.
Belki de bu yüzden yaptığı işlerde hâlâ bir duygu var.
Bakınca “güzel” demekle kalmıyorsun, bir şey hissediyorsun.
Sohbet ilerledikçe şunu fark ediyorsun:
Bu bir başarı hikâyesi değil.
Bu bir “yerini değiştirme” hikâyesi.

Plazadan dağa kaçmak romantik bir cümle gibi durabilir ama arkasında ciddi bir bedel, disiplin ve yalnızlık var. Home ofis diye romantize edilen şeyin aslında ne kadar zor olduğunu, kendi kendini motive etmenin ne kadar yıpratıcı olabildiğini de açık açık konuşuyor.
Belki de bu yüzden bu bölüm, klasik bir sanatçı söyleşisinden daha fazlası oldu.
Çünkü mesele sadece grafik tasarım değil.
Mesele, “nasıl yaşamak istiyorum?” sorusuna verilen dürüst bir cevap.
Ve galiba izleyene asıl geçen duygu da bu.