Baskının Görünmeyen Yüzü: Esin Türkkan ile Sanatın İzini Sürmek

Ahmet Ekrem Şahin

Ahmet Ekrem Şahin

Tüm Yazıları

Bazen bir kelimeyi yıllarca yanlış biliyoruz.
Hatta yanlış bildiğimizi bile bilmiyoruz.

“Baskı” da benim için tam olarak böyle bir kelimeydi
Hayatım boyunca baskı denince aklıma gelen şeyler çok netti:
Fotokopi makinesi, A4 kağıdı, tişört baskısı…
En fazla ilkokulda yaptığımız patates baskı.

Baskının Görünmeyen Yüzü: Esin Türkkan ile Sanatın İzini Sürmek - Resim : 1

Ta ki “Senin Yolculuğun” programında Esin Hanım’la tanışana kadar.
Programın bu bölümünde konuğum; hem baskı sanatçısı hem ressam olan Esin Türkkan’dı.
Kendisinin sanat yolculuğunu dinlerken aslında şunu fark ettim: Biz toplum olarak baskıyı bir çoğaltma tekniği sanıyoruz… O ise başlı başına bir anlatı dili.

Üstelik oldukça zahmetli, teknik ve sabır isteyen bir anlatı dili. Esin Hanım’ın hikayesi de klasik “çocukluktan beri çiziyorum” cümlesiyle başlamıyor. Aksine kendisi de bunu özellikle vurguluyor.
Lisede yaşadığı yön arayışı, sınav süreçleri, içsel buhranlar derken resme yöneliyor.
Sonrasında Anadolu Üniversitesi’nde baskı-resim eğitimi alıyor. Ama asıl kırılma noktası şu: Atölyeden neredeyse hiç çıkmıyor.

Baskının Görünmeyen Yüzü: Esin Türkkan ile Sanatın İzini Sürmek - Resim : 2

Serigrafiden gravüre, litografiden deneysel baskıya kadar
bütün teknikleri öğrenmek için yıllarını atölyede geçiriyor. Yani dışarıdan gördüğümüz o “estetik sonuç” arka planda kimyasal süreçler, asitler, pres makineleri ve teknik ustalık barındırıyor.
Mesela litografi anlatırken verdiği detay beni çok çarptı.

Koca bir taş düşünün.
Üzerine çizim yapılıyor.
Asitle yediriliyor.
Su ve yağ dengesiyle boya tutuluyor.
Sonra preslenerek kağıda aktarılıyor.

Baskının Görünmeyen Yüzü: Esin Türkkan ile Sanatın İzini Sürmek - Resim : 3

Ve bu süreç her renk için tekrar ediyor. Yani tek bir eserin arkasında bazen günler, haftalar var. Biz bakıyoruz: “Ne güzel baskı.” Ama o baskının içinde kimya da var, mühendislik de, zanaat da.
Sohbet ilerledikçe konu sadece teknikten çıkıp anlatı meselesine geldi. Benim için anlatı hep sinema olmuştur. Kamera, kurgu, sahne… Peki bir ressam ya da baskı sanatçısı neden bu yolu seçer?

Esin Hanım’ın cevabı çok netti: “Kendimi sözle ifade edemediğim için resme yöneldim.”Bu cümle bence sanatın en saf tanımlarından biri. Çünkü bazen insan konuşarak anlatamaz. Ama bir sembolle, bir doku ile, bir leke ile anlatabilir. Onun kolajlarında kullandığı semboller de tam olarak buradan doğuyor. Günlük hayatta gördüğü bir nesne, bir his, bir an…

Hepsi tuvale ya da baskıya dönüşebiliyor. Bir de işin mekansal yerleştirme tarafını konuştuk.
Yani eserin sadece kendisi değil, sergilendiği mekanla kurduğu ilişki. Merdiven boşluğuna sarkan metrelerce baskılı kumaşlar… İzleyicinin içinden geçerek deneyimlediği işler…
Burada artık eser tek başına değil. Mekanla birlikte anlam kazanıyor.

Ve her izleyici başka bir şey hissediyor. Sanatçının da istediği tam olarak bu zaten. Sohbetin en kritik yerlerinden biri ise şu soruydu: Bir baskı ne zaman sanat olur, ne zaman zanaat kalır?

Çünkü tişört baskısı da teknik olarak baskı. Ama sanat mı? Esin Hanım bunu çok net ayırdı:
“Onu yapan kişi sanatçıysa ve bir düşünce taşıyorsa sanat olur.” Yani mesele teknik değil. Manifesto. Bir fikrin, bir derdin, bir anlatının olup olmaması. Dadaizm örneğini verdi mesela.
Ters çevrilmiş bir pisuarın sanat eseri kabul edilmesi…

Çünkü artık işlevinden çıkıp bir düşünceye hizmet ediyor. Sanat tam olarak burada başlıyor.
Programın sonunda şunu düşündüm: Biz çoğu sanat dalını sonuç üzerinden değerlendiriyoruz.
Oysa sanatçılar süreç üzerinden yaşıyor. Bir yaprağın fotoğrafını çekmekten, bir duvarın dokusundan etkilenmeye kadar… Her şey onların zihninde bir esere dönüşebiliyor.

Ve belki de sanat dediğimiz şey;
tam olarak bu bakış açısı farkı. Esin Türkkan’ın üretim pratiğinde beni en çok etkileyen şey şu oldu:
Sanatı sadece kendisi için yapmıyor. Toplum için, yaşadığı şehir için, dokunduğu insanlar için de üretiyor.

Kocaeli insanı üzerine projeler planlaması mesela…
Sanatın yerelle kurduğu bağın çok kıymetli bir örneği.
Program bittiğinde aklımda tek bir cümle kaldı:
Biz baskıyı çoğaltma sanıyorduk.
Oysa baskı, görünmeyeni görünür kılma sanatıymış.

Ve bazen bir eserin arkasındaki emeği öğrenince…
O esere bakışın tamamen değişiyor. “Senin Yolculuğun”un bu bölümünde de tam olarak bunu yaşadım. Sanatı değil, sanatçıyı tanıdık. Ve yine gördük ki bir insanın hikayesini dinlemek,
eserine bakmaktan çok daha fazlasını anlatıyor.