Banu İnan: Bir Kapının Önünde Başlayan Israr
Bazı insanlar vardır, bir hikâyeyi anlatırken dinlemezsin; yaşarsın. Bu bölüm tam olarak öyleydi. Başlamadan önce bunun uzun bir yolculuk olacağını biliyordum ama bu kadar içinden geçeceğimi tahmin etmiyordum.

Banu İnan’ın tiyatroya olan yolculuğu aslında klasik bir “erken yaşta başladı” hikâyesi değil. Aksine, defalarca kapıdan dönen, defalarca elenen, “artık deneme” denilen bir ısrarın hikâyesi. Belki de bu yüzden anlattıkları kulağa başarı masalı gibi gelmiyor. Çünkü içinde ağlama var, öfke var, inat var, bir de yalnızca bir kişinin inanması…
Konservatuvar sınavlarında torpille elendiğini açık açık söylemesi, bunu süslemeden anlatması çok çarpıcıydı. Çünkü çoğu insan bu kısmı geçer. Oysa onun hikâyesinde her şey tam da orada başlıyor. Müjdat Gezen Sanat Merkezi henüz inşaat halindeyken gidip kapıyı çalması, “burayı kazanacağım” demesi… Bu cümle dışarıdan bakınca iddialı duruyor ama hikâyeyi dinlerken bunun bir iddia değil, bir tutunma olduğunu anlıyorsun.

Sınav anısı ise başlı başına bir tiyatro dersi. Jürinin karşısında defalarca ağlamak, şarkı söylemek, listeye dönmek… Bunu izlerken şunu düşündüm: Aslında orada ölçülen yetenekten çok, dayanıklılık. Çünkü gerçek hayatta da sahne tam olarak böyle bir yer. Bitmedi deniyor, tekrar deniyorsun. Yoruluyorsun ama devam etmen bekleniyor.
Banu İnan’ın hikâyesi yalnızca oyunculukla sınırlı değil. Eğitmenliğe geçişi de bir “kader bağlantısı” gibi anlatıyor. Dilekçe vermemek, otobüsten yanlış durakta inmek, kapının önünde müdürle burun buruna gelmek… Bunlar romantize edilmiş tesadüfler gibi durabilir ama insan bir yerden sonra şunu fark ediyor: Bazı insanlar kaçtıkları yere bile aitler.

12 yıl boyunca eğitmenlik yapmak, çocuklarla, gençlerle, yetişkinlerle çalışmak; sonra bir noktada bırakmak zorunda kalmak… Ardından pandemiyle birlikte Kocaeli’ye dönüş. Bu kısmı özellikle önemli buluyorum. Çünkü büyük şehir anlatıları genelde “gidiş” üzerine kurulur. Oysa burada bir “geri dönüş” var ve bu dönüş bir yenilgi değil, başka bir kapının açılması gibi anlatılıyor.
Halk Eğitim’de, KOMEK’te yapılan işler; kursiyerlerle sahnelenen oyunlar; profesyonel disiplinle hazırlanan amatör ruhlu ekipler… Banu İnan’ın anlattıklarında şunu net hissediyorsun: Tiyatro onun için yalnızca sahne değil, aktarım. Bildiğini, yaşadığını, düştüğünü başkasına devretme hali.
Bu bölümde beni en çok etkileyen şey, anlatının hiç süslenmemiş olmasıydı. Ne başarılar abartıldı, ne acılar dramatize edildi. Her şey olduğu gibi bırakıldı. Belki de bu yüzden bu yolculuk bu kadar sahici hissettirdi.
Bazı insanlar sahneye çıkmak için doğmaz. Bazıları sahnede kalmak için mücadele eder. Banu İnan ikinci gruptan. Ve galiba bu yüzden anlattıkları insanın bir yerinde kalıyor.