Şiddet, deformasyon, dejenerasyon
Toplumun aynasında kırılan yüzümüz… Şiddet…
Sağlıkta şiddet, eğitimde şiddet, sokakta şiddet, iş yerinde şiddet, ailede şiddet…
Nereye dönsek bir kırılma sesi duyuyoruz.
Bu sadece bireysel bir öfke patlaması değil; bir toplumun içten içe deformasyona uğramasının işaretidir.
Peki şiddet nedir?
Şiddet; bir insanın başka bir insana fiziksel, psikolojik, ekonomik ya da sözlü olarak zarar verme iradesidir. Gücün hakka değil, tahakküme dönüşmesidir. İletişimin yerini tehdidin, hukukun yerini kaba kuvvetin almasıdır. Şiddet sadece yumruk değildir; aşağılamak, dışlamak, itibarsızlaştırmak da şiddettir.
Deformasyon nedir?
Deformasyon; bir yapının asli şeklini kaybetmesidir. Toplum için deformasyon, değerlerin aşınmasıdır. Saygının azalması, sabrın tükenmesi, empati yeteneğinin körelmesidir. Sağlık çalışanına saldıran bir hasta yakını, öğretmene hakaret eden bir veli, trafikte en küçük tartışmada silaha sarılan bir sürücü… Bunlar bireysel öfke değil, toplumsal deformasyonun yansımalarıdır.
Dejenerasyon nedir?
Dejenerasyon ise bozulmanın süreklilik kazanmasıdır. Yanlışın sıradanlaşması, kötülüğün normalleşmesidir. “Bir kereden bir şey olmaz” anlayışı, hukuksuzluğu meşrulaştıran cümleler, suçu işleyeni değil yakalananı ayıplayan bakış açısı… İşte bu dejenerasyondur. Toplumun ahlaki kasları zayıfladığında, şiddet refleks hâline gelir.
Kendi hakkını savunmak için başkasının canına kast etmek nedir?
Bu, hak aramak değil; hukuk dışına çıkmaktır. Hak aramak meşrudur, hatta gereklidir. Ancak hak arama yöntemi hukukun sınırları içinde olmalıdır. Aksi hâlde adalet talebi, adaletsizliğe dönüşür. İnsan, öfkesini kontrol edemediği anda sadece karşısındakine değil, toplumsal barışa da zarar verir. Çünkü bir kişinin şiddeti, bin kişinin güven duygusunu yıkar.
Bugün yaşadığımız tabloyu sadece bireysel sorunlara indirgemek kolaycılık olur. Ahlaki yozlaşma, kültürel gerileme ve millî değerlerde aşınma, şiddetin zeminini güçlendirir. Saygı kültürü zayıfladığında, hak kavramı yerini güç kavramına bırakır. Eğitimde değer aktarımı ihmal edildiğinde, genç kuşaklar sorun çözmeyi değil, bastırmayı öğrenir.
Yasalar var mı? Var.
Peki uygulamada yeterli mi? Tartışılır.
Yasalardaki uygulama eksiklikleri, cezasızlık algısını beslediğinde toplumda caydırıcılık azalır. Suçun bedelinin olmadığına dair kanaat oluştuğunda, şiddet cesaret bulur.
Oysa adalet gecikirse sadece mağdur değil, toplumun tamamı yara alır.
Toplumca yok oluş bir anda olmaz. Küçük tavizlerle başlar. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla devam eder. Sessizlik, şiddetin en büyük destekçisidir. Oysa her birey bulunduğu yerde “dur” demeyi öğrenmelidir. Ailede saygıyı, okulda değeri, iş yerinde adaleti, sokakta hukuku savunmak zorundayız.
Şiddet bir sonuçtur.
Sebebi ise değer kaybıdır.
Toplumu ayakta tutan beton değil, vicdandır. Eğer vicdanı güçlendiremezsek, en sağlam yasalar bile kâğıt üzerinde kalır. Çözüm; daha çok ceza kadar, daha çok eğitim, daha çok bilinç ve daha çok ahlaki sorumluluktur.
Unutmayalım:
Şiddet yayılırsa korku büyür.
Adalet güçlenirse güven büyür.
Tercih bizim.